LIVE
🏛️ LEGEND sunbeam record held by Teknolog for 12 years — unbeaten!
🏛️ LEGEND Bomb Throw Away record held by onnumara for 16 years — unbeaten!
user arinberk New Record! Atlantis Jewel
⚡ LEGEND TOPPLED arinberk toppled baran2006's 14-year legend: Mahjongg 3D Pyramid
bidibidiAI user
gulen gülen joined the legends!
bidibidiAI user
gulen gülen joined the legends!
game NEW GAME: Knowledge Cube
game NEW GAME: Ancient Gods
game NEW GAME: History of Empires
A 14-year legend has fallen! arinberk broke the Mahjongg 3D Pyramid record. See

Müsade Özdemir Şiirleri

started by M.I.H.R.I.B.A.N 29 May 2009 17-year-old topic 20 Replies 15.688
Adını Sen Koy...!

bir yaz sıcağının tenime dokunuşu
yaralı yüreğim kadar yakar mı?
bulutun yağmura kara sevdası,
gözlerimdeki sevda kadar akar mı?
her dem hasretindeyim
bu yürek, candan gitmek üzere.

hep…dağlar kadar özlemini büyüttüm
içimi kavuran titreyiştin sen
şimdi yüreğim çorak benim
hiçbir göz anlatamaz
sustu sırılsıklam gülüşlerim
sustum göğsümü kanatarak
gizledim o kederli siluetini
artık kapanmaz yaramsın sen
bu can, canımdan bitmek üzere

o dumanlı duruşların
simsiyah bir ufukla ömrüme düştü
susturdum yetim çığlıklarımı
içimde bitmeyen korkuya dönüştü
şimdi…seni sadece sayıklayacağım
yazık…kıramadım hasret servilerini
artık seni, kara saplı bir ok gibi
yüreğime saplayacağım
kalbimi yerinden sökmek üzere

yüreğim….kanayan bir yaz gecesi
düşlerim… yarım kalmış bir yaz fırtınası
kapanmışım terkisine simsiyah
susarsa yüreğim susar
parçalanır olanca öcüyle
siz dinleyin
bu yeryüzü, bu gökyüzü, hoyrat yıldızlar
bu gürültüler, bu yankılar, bu arya
bu benim son kanamam
gün, bensiz yüreklere doğmak üzere

bu halime aşina değilim,
her an’ıma bin dirayet,
oysa kifayetsizim,
yüzümde renk sustu,
dudaklarımda ses,
dilimde kıyametin gizli harfleri,
ömrüm ahrete gitmek üzere.


Müsade Özdemir
Gece Yokuşları

umutlarıma vurduğum zincirlerdir
gecenin dik yokuşlarında beni dibe çeken

görünür hüznün silueti gecenin yırtmacında
kudurur titrek dilimin sessiz çığlıkları
delerek uykuları vedalaşır sevişen kirpiklerim
dalar uykuya şafaklar buzdan döşeklerde

o görkemli inadıyla şafak terkisinde
gizlenir buluta dolunay, olanca öcüyle
o çıkmaz sokaklı yokuşlarda
inerken kara zindanlar gecenin sahanlığına
dokunmalarıyla boşalıveren o gürültü
dökülür ölüm kılığında

işte o an…
göğün karasularında şafağın boğulduğu andır
açılır taze mezarlar gecenin yamaçlarına
orada düşlerimin çaresizliği yatmakta
daralan soluğumun ardından
orada tükenmiş ömrüm nakışlanmakta

belki yıkılacak bu yokuş
gece dayayacak şakağını pusatlara
dökülecek öpüşmelerimiz tenimize
dökülecek yorgunluğumuz
belki son bir adımda

oysa geçiyor düşlerin el vermeden
sendin gırtlağımdaki öfkeli yudumum
sendin şarap rengi şafaklarda
o sarhoş sabahların soluk başlangıçları
aksak adımlarımın tozundan
sendin gözlerimdeki buğuluk

gecenin alaca yokuşlarında
ellerin ellerime değince
salınıvereceğim saçlarından aşağıya
dolanıp gerdanına, yedi kat yüzüne yüz sürüp
bir ateş bırakarak ellerine
o gün soğuk tenini öperek öleceğim
dağılacağım gece yokuşlarına

01 /01/2004 - Datça


Müsade Özdemir
Gece Yokuşları


umutlarıma vurduğum zincirlerdir
gecenin dik yokuşlarında beni dibe çeken

görünür hüznün silueti gecenin yırtmacında
kudurur titrek dilimin sessiz çığlıkları
delerek uykuları vedalaşır sevişen kirpiklerim
dalar uykuya şafaklar buzdan döşeklerde

o görkemli inadıyla şafak terkisinde
gizlenir buluta dolunay, olanca öcüyle
o çıkmaz sokaklı yokuşlarda
inerken kara zindanlar gecenin sahanlığına
dokunmalarıyla boşalıveren o gürültü
dökülür ölüm kılığında

işte o an…
göğün karasularında şafağın boğulduğu andır
açılır taze mezarlar gecenin yamaçlarına
orada düşlerimin çaresizliği yatmakta
daralan soluğumun ardından
orada tükenmiş ömrüm nakışlanmakta

belki yıkılacak bu yokuş
gece dayayacak şakağını pusatlara
dökülecek öpüşmelerimiz tenimize
dökülecek yorgunluğumuz
belki son bir adımda

oysa geçiyor düşlerin el vermeden
sendin gırtlağımdaki öfkeli yudumum
sendin şarap rengi şafaklarda
o sarhoş sabahların soluk başlangıçları
aksak adımlarımın tozundan
sendin gözlerimdeki buğuluk

gecenin alaca yokuşlarında
ellerin ellerime değince
salınıvereceğim saçlarından aşağıya
dolanıp gerdanına, yedi kat yüzüne yüz sürüp
bir ateş bırakarak ellerine
o gün soğuk tenini öperek öleceğim
dağılacağım gece yokuşlarına

01 /01/2004 - Datça


Müsade Özdemir
Çok çok güzel şiirler , hepsi ayrı ayrı duygu yoğunluğunda ve hepsinin ayrı ayrı incelenmesi okunması gerekir...

Umarız bu şiirlerin sahibi de sizlersiniz , çünkü bu kısımdaki şiirlerimiz Üyelerimizi Kendi Duyguları , ya da yakınlarının kaleminden çıkmış duygular..

Öyle değilse bu şiirler için ,

ŞAiRLER VE ŞiiRLERi Forumunu tercih ediniz...
http://www.bidibidi.com/FORUM/sairler-v ... frm43.html

Saygılarımla
Dokunamam ki

boz bulanık bir hayat, kar altında
avuçlarıma demir ayazı düşüren

intiharlar kuşanıyorum
belki bir kaçış, soyunarak sürgüne
gitmek ömrümün arka sokaklarına
bu bendeki göçebe ıssızlığı kimliksiz adreslerde

yazgıdır o küçük dünyama
yalnızlığı ölümsüz kılan, yarası saklı düşlerim
ördü ömrümün ağlarını acıyla
yaralarım demlendi kül rengi mahzenlerde

yitik mutluluklar diyarında
anılarımı, iklimsiz mevsimlere
tutkularımı, gölgelerin kanadına
sesimi, gecenin alaca karanlığına gömdüm

döküldü gözlerimden
her biri çiy tanesi umutlarım
şimdi üşüyorlar bir yerlerde
zemheridir bedenim

dokunamam ki...

yazdım adımı kumlara
dalgaları bekliyorum

gitmelere çeyrek var
haydi...


Müsade Özdemir
Amele Doğduk

kaybetmiş yolunu yelkovan
akrepte zehir
zaman kanatıyor kendini
ayaklarımızın altında kanlı nehir

kurumuş göl
çürümüş toprak
ve biz, dur-duraksız yol alarak
yoksunluğun dokularından oluştuk
utangaç annelerin sessiz sancılarıyla
amele doğduk

uyutulduk taş yataklar üstünde
hiçliğin yırtıp geçtiği koynumuzda
katmer-katmer
nasırlı eller

ve haykırışsız
hüsrana uğramış emeller
bebeklerin çaputla belendiği zamanlarda
toprağın rahmine döküldü alnımızdaki ter

biz ve
bizim gibiler
şimdi, bebeklerin topraksız büyüdüğü çağdayız
yine kuş yuvasında
yine lime lime
yine kuş payı lokmalardayız

alnımızda yarınlara yol alan geçmişin çizgisi var
ne bahardayız, ne de kıştayız
mevsimsiz zamanlarda
emek yoğurup
amele doğurmaktayız

benim saçlarım toza ve samana bulalı
adım bir çocuk yalnızca
haydi...
daracık patikalarda küfret yıllara
kutsa beni baba


Müsade Özdemir
Azımsanacak Gibi Değil

güneşsiz
gölgeler içinde sıkışıp kaldığında
dağların ötesini, bilinmezliğini düşün
çıplak kayaların
yaralı uçurumların cehennemliğini düşün

bıraktığın acı sözleri düşün
belleğime ateşten harflerin oyuluşunu
fersiz gözlerimde göreceksin
çok geçmez, cehennemin içini göreceksin
göreceksin
hafif bir sis yükselecek
masmavi göğün eteklerinde bir bulut
dünya nasıl da eskiyecek

tırman
sen de tırman o bayırları
nasıl sararırmış yeşillikler
dalında kururmuş güller, göreceksin
toprak sarıldığında beyaz tenine
incecik bedenine
düşüneceksin
kalmanın anlamsızlığını, göreceksin

rüzgarlı bayırların bahçe kapılarında
alçak pencereleri düşün
ağladığını bir bebeğin içerde
küçük kollarını ince parmaklarını
yokla
sev
yürek kanacak gibi değil
düşün sana korkuyla sarıldığını
küçücük parmakların,
nasıl da titremeye alıştığını göreceksin
korkacak-hüzünleneceksin

düşün bıraktığın kaygıları
saldığın korkuları
en gaddar en ekşi yüzünle
küfret yıllara
yaşananlara
azımsama-küçümseme
aynı acıyı yaşadığını düşün


Müsade Özdemir
Bambu'nun Bambul'ları

kumlar, çakıllar
ve bataklıkta hummalı koşuşturmalar
nal sesleri yükseliyor sert zeminlerde
kollar çıplak, pazular şişkin
kapıda çoban köpekleri
kaba kuvvetin pişkin yüzleri

maskeli baloda dans
verevine takılı gaydalı
gözleri yılız yıldız Fransız çalgıcı
masalarda zikzak çizdiren
loşlukla sarhoş spot lambaları
bir ressam paletini dövüyor
ay yok ki
kapkara yüzleri

salınıyor bambunun gevşek yaprakları
dökülüyor merdivenlere kat kat
kimi yarasa, kimi baykuş, kimi akbaba
kollar bellerde pervaz
eğrelti otları
yolunca yordamınca
uygarlık sarhoşları
kadehleri bir doldurup-bir boşaltıyor
gebere otları

adımlarla gönül büyülüyor
kasım kasım külhanbeyi
kolunda ak yasemen demeti
seviyor-sevmiyorlarda sarı papatyalar
dolanıyor
elbiseler allı pullu dantelli
hevesler saman alevi
ar damarı boşalıyor uygarlık kadehine

sabır tüketen-çile üreten kayıtsızlık
dışarıda karanlık
cadde boş, sönmüş korna sesleri
madenciler hayat yoğuruyor kuyularda
dönüş yolunda fabrika işçileri
dizleri titrek, sırtları terli
yarı uykulu gece bekçileri
birileri ve daha niceleri
boğulmuş müzik sesleri inliyor kulaklarda
umutsuz
uzaklaşıyor onur emekçileri
uykusuz gözlerde birileri
umutsuz biriler
ve daha niceleri


Müsade Özdemir
Beş paralık aşk

sevda...yine sevda
yol uzadıkça uzar
gidenler unutulmuş- bekleyişler boş
kusurlar çetelesi çentiklenir
her gün bir ayrılık türküsünde
çilekeş…
ağlamaktan utanılmaz
ağıtlar tırmanır sazın tellerine
gün olur türküler de avutmaz

kırılgan sevdalarda, aşikar ayrılıklar
ateş çoğalır, duman yükselir
damla damla gözyaşı
dökülür kaşıklardan yer sofralarına

soysuzca lekelenmiş yürekler
avuç içinde gizlenmiş pençeler
böğürmeler kükremeler
paslı gırtlakta hırıltı
asalak dudakta zırıltı beş paralık aşk

debdebe
ihanet
çekişmeler
denizler kurutmaya
yılana sarılmaya
yaşamaya değil yaşatmamaya

sadakati avucumuzda boğarcasına
ölüm gelir aklımıza kurşun hızında
rüzgar durur, sular durur
ve yine eser
yine kudurur
kimin umurunda

suç mu
hep aynı
paylaşamamak
almak…almak…hep almak
bilememek..sevememek..
ömür denen şu namerdin koynunda
gidenler-gelenler
azalanlar-çoğalanlar
kurşun hızında
ömür denen şu namerdin koynunda


Müsade Özdemir
Biz çocuk kalacağız

bir rengi
bir ahengi olmalı sevmenin
derinliğin de gözlerin de
kimse bilememeli içinden geçenleri
çocuksu bir yanı olmalı sevdanın
gül kokulu ellerinde
salıverirken yamaçlara uçurtmayı
yaşam denen uğraşın doymazlığında
insan değil bir çocuk olmalı

hani büyür, büyür de küçülürsün
öz olsan suyunu verirsin
gün boğulurken gecenin koynunda
bulut boğuşurken fırtınayla
kırağılaşan gözlere aldırmaz yürür ya birileri
çocuk olmak gelir içimden
utancımdan
düşünemem çocuksu korkuları
çocuk olmak gelir içimden

bize iğreti gelir bu yaşam
yüreğimizde bahar çırpınışları
ayaklarımız çıplak
çimenin-çiçeğin yumuşaktır dokunuşları
oysa, saman örttü suları
içinde su samurları, sanki çamurda döllenmiş ruhları

insan değil
insancıktır insanlığı yozlaştıran
dur-durak bilmeden koşturan
dolduran-boşaltan, dolduran- boşaltan
o çamur dölleri değil mi karanlık kuyuları dolduran

ben hayata umut ektim, gün gelecek yeşerecek
ehil filizlere serçeler konacak
bir şaşkını da yakama
gagasında türküsü, gözlerinde yağmur damlası
yüreğime akacak sevdası

dünyanız sizin olsun

biz çocuk kalacağız
renkli-ahenkli, haykıracağız sevdamızı yamaçlara
bulutlara
gün geceye
su samana varsın gömülsün
biz çocuk kalacağız
varsın kimsecikler tınmasın
bilmesin
biz çocuk kalacağız


Müsade Özdemir
Bu aşk başka

yürek aynı yürek
aşk başka
sonsuz bir ninniyle uyur gibi
dalmışım aşka

insan başka insanlık başka
sonsuz ufkun serinliğinde
dalmışım aşka

güzellikler içindeyim
ilkbaharım
yaprak yaprak-çiçek çiçek dirilen ağaç dallarında

küçük bir kızın umursuz sevincindeyim
koca koca apartmanları ittiriyorum
gölgeleri yok ediyorum
eziyorum
asaleti silik zatları siliyorum dünyamdan
engelliyorum
şanlı künyelerimizin kazındığı taşlardan gölgeleri siliyorum

ayak altında kuru otlar
deviniyor asaleti bozuk zatlar

deviniyorlar
insanlığa yozluk, insana yobazlık nakışlayanlar
üfürükçüler
alınlarını yere vura vura kirletenler
dümbeleği elinde vebalı bilimciler
ve havariler, mırıltılarla-horultularla
çoğalıyor kutsal olana küfretme gücü
çoğalıyor toprağın alnına sürülen lekeler

kurnazlık tohumları
ekiliyor çekirdekler
çoğalıyor serkeşlik, sığlaşıyor asalet
yoktur talihin gözü - laldır dili
kim bilecek şimdi avlanmanın geleceği günleri

faziletsizi - yezidi
dalıyor hesaba- insanlıktan sapa
en keskin dönemecin uçurumlarını yırtan çığlıkta
küçülüyor
deryalar- kıtalar- fabrikalar
köprüler- limanlar- bankalar

asırlık karabasanın ninnileri deler gibi
yıldırımlar-şimşeklerle baharı müjdeler gibi
dalmışım aşka
bu aşk başka
küçük bir kızın uzun saçlarını bahar çiçekleriyle süsler gibi.


Müsade Özdemir
Çekilmiş kovuğuna

ne güzelmiş derin uyku
seyret bak elinde bir başka el yok
insanlığa yatırmış aklını
belli

bir çocuk uyuyor
elleri yalnızlığın gölgesini onarıyor

çekilmiş kovuğuna
umudun kuru dalları arasında
bahçesiz baharsız

bir çocuk uyuyor
tükenişin çığlığı dağları tırmalıyor

orada
mısralar çok uzakta
yazılar silik
yazılar ıslak
çocuk saklambaç oyunlarında

bulutun altında
perçemi alnında bir çocuk uyuyor
güneş görünüyor kayboluyor
görünüyor kayboluyor


Müsade Özdemir
Dışarıda Ölüm Var

kapıların altından
odalara, duvarlara, yataklara sızan korku
dayandığımız
dayanamadığımız yığınla

can-dı
şekilden şekile sokulan insandı
yıkım hanelerde, tımarhanelerde yığınla
hayatın hüzünlü ışığı altında, teslim oldu savaşlara
çatışmalara

doğdu ölüm hikayeleri anarşist ağızlardan
kapaksız gözlerimiz, ıslak kirpiklerimiz şahit
binlerce çocuk düştü uçurumlardan
sabi sübyanmış adları
konuşmadan
adres bırakmadan

toprağı kara bir bulut gibi havalandıran
ölüm kulak kesilmiş dışarıda
küçücük ellere, saf yüreklere

mor dağların ötesinde uzansın kurtarıcı ellerimiz
nefesi can, nefesi kan versin damarlarımıza
adsız utançlardan, telaşlı acılardan uzak
derme çatma barınaklar yapalım
eşsiz bir güzellikte

bahçesinde deli gibi kanat çırpmaya
zeytin dalı ağzında
bir güvercin her biri, bir kanarya
uçurtmalar uçursunlar göğe
özgürlük orada diye
şehirlere, ilçelere, beldelere, köylere

bir kıvılcım yediden yetmişe
her sokak, her ırmak
meyve ağaçları, ekin tarlaları, her ot dalı ısınsın
kurtlar ulumalarından, ayırlar postlarından sıyrılsın

savaşlardan, silahlardan arınnmaya
kutsanmaya
tıpkı güneşin doğduğu gibi anlam kazannmaya
yediden yetmişe bir kıvılcım
bir kıvılcım gülümsemeye

diyelim hayranlık içinde
diyelim ki, bizimkilerden güzel çocuk yok
diledikçe
binlerce
on binlerce
adı ilkbahar olsun
ölüm uyanmasın kış uykusundan


Müsade Özdemir
Eğme Başını

gölgesinde kaybolmuş bir çocuğun sesini yazıyorum
ne kadar çaresizlik varsa hepsini aldım
doludizgin ağlıyorum

sırt çevirdim şimdi
isyanlarımı döktüm kentin sınırlarına
sararıp solmuş kapılardan çıkıp gittim
hayatın yorgunluğuna bulanmış yanını da aldım yanıma
kolum-kanadım kırık olsa da
taşırım korkma

buz yanığı gözlerim tanık
yarı uyur-yarı uyanık
kalırım korkma

olur da bir gün ararsan
koyu karanfil rengiyle uçurumun kıyısında
aman boşver, sen beni tanıyamazsın nasılsa

düşler görsen desen desen
hiç görülmemiş
gel desen-sar desen
sözcüklerin tükenişten ibaret

karanlığa yazılmışım, artık adım kayıp benim
dönüp dönüp ölümler doğurdum al baştan
bir onlar bilir beni
bir onları öptüm çünkü
ölümün dudakları
bir de ayrılıkları


annem hep derdi, yutkun yutkunabildiğince
pencereleri tırmalayan karanlığın içinde kim tanır seni
evler suskun, kent suskun, suskun sokaklar
bilmez misin, dönüp sana açılır kanatlandırdığın acılar

sakın eğme başını sen dayanıklısın derdi annem
kandırırdı beni
efsunlu sesi de göğsü de uzak şimdi
şefkat babamın nasırlı ellerinde kaldı
iğde kokulu akşamlar yok şimdi

gün ağarmayacak ki, faydası yok darağacındaki çırpınışın
eşkali silik yarınları tellere sardım
işte tam burada boşluğum, içine külleri gömeceğim
varsın üzülenler olsun, vız gelir ölümün zorluğu


Müsade Özdemir
Gidiyorum Bu Şehirden

ne kışın ayazıdır, beni böyle donduran
ne yazın kavurucu sıcağıdır, eridiğim
yokluğunun yüküdür bu şehrin üzerinde
kıyısında gölgelerimi kaybettiğim

sarar gökyüzünü bir alacakaranlık
yalar bu şehrin nemli duvarlarını
takılır umutlar gecenin pervanelerine
o titreyen sokak lambalarında

sensin adımlarımı yorgun kılan
ah civanım, ateş gözlüm
sokaklar karanlığa, ben sana tutsak
dökülür gözlerimde ışıklar
hasret sarar bu şehri çığlık çığlığa

uyanan hüzünlerin sonsuzluğunda
sokağımda, evimde, yorgun yatağımda
gizli yaralarımı ateşiyle dağlayan
cehenneminde yakan sensizliğin hala burda

ve bu şehrin kükreyen sokaklarında
yok olmaksa kaderim
ölüme düşer gibi giderim
yetmiyor gücüm savaşmaya
dökülüyor yalnızlığım avuçlarıma
bir yudum,
bir yudum daha

içimde sana dair ne varsa, kırık dökük
gömdüm yüreğimin soğuk mağaralarına
koyarak bedenimi bu şehrin namlusuna
gidiyorum işte…
avazım çıktığı kadar ağlamaya
korkmadan adımlamaya sokak taşlarını
şimdi gidiyorum bu şehirden
deli divane gibi
dağıla dağıla


Müsade Özdemir
Huyuna Yandıklarım Küfre Zorluyor Beni

eskidendi kargalar yoktu etrafımızda
güç bizi kucaklar kaldırırdı tembelliğin gölgesinden
kesekli ve engebeli tarlalarda
sabanın çelik kulağı dalınca toprağın derinliklerine
üstümüzde yağmur, ayaklarımızda çamur
toprağa elimizle buğday ekerdik

çiftçisi, işçisi, amelesi, çobanı, insandı insan
marifet buydu
tek yumrukta ezilirken kuru soğan
ne bir kavga, ne de kara bir utanç
bir bardak çay ve sıcacık dost sesleriydi
gözlerimizin şen aydınlığını çoğaltan

yürek nasıl büyükse öyle mutlu
günboyu hiç bitmeyen bir koşuydu
boğuşur dururduk orakla, yabayla, çapayla
bir sigara içimi dinlenmelerimiz, verdiğimiz mola
yaban ağaçlarının altında çıplak ayakla
çekerdik ciğerlerimize memleket havasını

belleğimizin derinliklerinde yatan kutsallıklar
güzelliğimiz gibi göçüp gitti
bir sıcak sohbetten, bir bardak çaydan habersiz
ömür sarnıcında maddenin, damarlar kaynamış, çamurlar yol almış
sızmış menfaatin sarkacından kin ve öfke
dağılmış evrene, dal veriyor kirli paslı düşünce

köy patikalarında, şehir asfaltlarında yolu şaşıran cinler
hırslarını mazlumda dindiren hin oğlu hinler
mafyada, kahyada, kasatura - kan
cinayetler - ihanetler
karınlarında suç kaynayan köstebekler
kümeste yumurtasını yumurtlamış bir tavuğun bağırtısı
eğitilmiş köpekler

toprağına ulusuna, dostuna yabancılaşanlar
insanlığa dertten öte bir katkıda bulunmayanlar
göğse kadar kan içip, ölüm kusan porsuklar
soyguncular – vurguncular
ip üstünde numaracılar kandırıyorlar safları

ekmek ve biçmek
bulmak ve almak arasındaki çelişkide
susturdular mantığın serzenişlerini
yıkılır mi bu mezbelelik
lekeli eller türedi, hırslı duruşuyla gövdeleri
her gün yeni çıkarlar eklediler çıkarlarına
ruhları sevgisiz, soğuk yüzleri
dokunsan teline hırçın bir kedidir dişleri parlar
zehir zıkkım bulasıcalar
huyuna yandıklarım küfre zorluyor beni


Müsade Özdemir
Ismarlama Hayatlar

çatısı alçıdan bir maske
sararmış odalar
çürümüş ruhlar
ve ısmarlama hayatlar

aşkları
ve mihrapları
güzel örtülerle süslü

nemli dudaklar canlandırmış deviniyi
ufukta dolanan hafif bulutlar gibi
düşünceler çiçekli bahçelerde

karşı durulmaz duyguların mahkumu
bilincin öğütlediği gevşek ahlak
kötülükle
dirsek dirseğe

geliyor sansarın alçaltıcı zevki
yüzü usul usul çözülüyor

biraz yeşil
biraz kekre
sararmış odalarda
dallar yaş
dallar körpe
dallar dumanlara karışıyor

dışarıda rüzgar
dallarında sansar
sallanıyor iğde ağaçları

kaygısız neşe içinde
bir vuruş ki imanına kadar
insanlık tükeniyor
tatlanıyor damaklardaki zehir
para değer kazanıyor


Müsade Özdemir
Sarı Kavağın Ninnisi

bin yıl önce çıkmıştım yola
bir karıncaydım çölün ortasında
küçücüktü ayaklarım
bin kez ölüp, bin kez dirilirdim yolunda

varsa, sende olmak
varsa, gözlerinde yaşamak

ormanların eşsiz hazinesi, o bitmeyen yeşili
yüreğimin sevgiyle bereketlenmesi
nehirlerin coşması, bitmeyen bir seviyle akması toprağa
dallanıp budaklanması ağaçların
çiçeklenip yemişe durması

harcım değil ki seni unutmak
sana bağlanmak, sana adanmaktı her yerde
yalana, yanılgıya yer bırakmayan bir gerçekle sevince
o uzun gecelerde
masal dinleyen çocuklar gibi kurulurdum dizlerine

nice düşler gerçeğe dururdu
kah annem olurdun, kah babam
içimde hasretten bir kor olurdu

yitiklerle dokunan dilsiz bir ömür neyi anlatır
tükenmek içten içe
ölüme sözlenerek yıldızsız bir gecede
gitmek neyin adı bilir misin
neredesin

ömrümü yükledim yuvasız kuşların kanatlarına
ölüm adına
gözlerim demir attı karanlığa
yüreğim tarifsiz acılarda
her geceyarısından sonra, çekiyor içine buzul sessizliği

her şeyin rengini yitirdiği yerde
yelin önüne katıp sürüklediği
hendeklere doldurduğu sarı yapraklar gibi
iz bırakmadan, çürüyüp gitmeleri bilir misin

yalnızlığın karanlığına
sessizliğin bataklığına basarak düşlerimi
ellerimle yumdum içimi
kara bahtımın her gün biraz daha kararacağını bile bile
yenileceğimi, tükeneceğimi bile bile
sen diyerek
bekleyerek taşırdım acılarımı

sen diyorum, omuzlarıma kar yağıyor
sen diyorum, saatler vedayı kuşanıyor
yokluğun buz yanığı ovuşturduğum avuçlarımda
bazen şafağın kızıllığında
bazen gecenin dikenli karanlığında
ve yaralı
ve yorgun
ve sana tutkun
tepeden tırnağa


Müsade Özdemir
Sustu Içimde O Boş Söylem

rüzgarlı bayırlarda
ne güzeldir çalı kuşlarının cıvıltılarını dinlemek
güneşin tatlı ılık sıcaklığını içine çekmek
ne güzel
ne güzeldir sevmek

o densiz dilimdir beni önüne katıp sürükleyen
avuçlarımda funda kokularıyla dolu temiz bir hava
parlak güneş
inadına gırtlağıma kadar
illede illede diyerek başladığım isyanda
tımarhaneye kapatılmak tehlikesini göze aldım

sesimde müthiş çılgın bir sevgi
daldım meydanlara
anasına avradına
rastladığıma

pencere pervazlarında, kapı kilitlerinde eller
bir uyuklama gezintisi
gelip geçici kadınlarda duraklayan şehvetliler
durmadan vızıldayıp inleyen
saz benizliler
mariz bedenlerine, doyumsuz gözlerine
bir tükürdüm
bir daha

kaldırım taşlarında kara adamlar, kanlı gözlerle
yüzleri yüzüme benzemiyor kalpleri de
ekşi suratlılar gözlerini kaşları altında kuşkuyla kısmış
en büyük avının heyecanıyla bebek yüzlü yarasalar
sadist duygular
sarhoşlar
kumarbazlar
en kötü rastlantılar

sevgi
neredeydi
geçemedim yolun ötesine duraksadım
bir kat daha çoğalmış yedi başlı ejderhanın alevi
susup kaldım
tükenişini dinledim sokaklarda
sustu içimde o boş söylem


Müsade Özdemir
Vuslatsız Geceler

duy sevgili
o saatlerde nükseder gamlı hallerim
kaybederim senden yana ne varsa
kimi ağlar, kimi sızlar
ve zamanı parçalayan gözlerim
yorgun umutlarla geceye sızar

imkanı yok tesellinin
sen o kadranı bozuk saatlerde
vuslatsız aşıkların dilindeki şarkı
düşünce gecenin alnına
hasret perdeleri, pencerelerde kat kat
adını haykırsam göklere neye yarar
o garip
o soğuk sızı iner yüreğime
bir tutam hüzün dökülür sürmelerime
yaslarıma kederlerime
büker boynunu saksıdaki menekşe

hasret dokurum gecenin tezgahlarında
düşünce hayalin gözlerimden
bahar mı, hazan mı bilinmez
bu yürek yaralanır hey yar
dökülmez avuçlarıma ne ay ne yıldız
yokluğun kadar
sabah olmuş güneş doğmuş neye yarar
sensizlik sürgünüm olur
götürür beni sevda kıran rüzgarlar

duy sevgili
böyle kaç mevsim geçti
kara yazgılı kaderin ellerinden
mutluluk geç kaldı, ayrılık daha tez

vuruldum kırk yerimden, dağıldım
böyle kaç kez…seni aradım
düşlerim gecenin tutsağında
saatlerse hep sensizliği vurdu
bir yanımda dilsiz kapım
bir yanımda yorgun yatağım
gözlerimdeyse o deli sevda
ne gecelerde buldum seni,
ne gündüzlerde
an geldi sustum
zemheri vurgunu dudaklarımdaki
hasret kurşunuyla kendimi vurdum
yoksun...


Müsade Özdemir
This topic was opened 17 years ago. Replying will be possible soon.