Sesimi duyan var mı? (17 Ağustos anısına)

Roman, Hikaye, Masal, Makale, Eleştiri, Deneme... gibi Yazı Türlerinin Yazarlarını ve yazdıklarını burada paylaşıyoruz.
Cevapla
Kullanıcı avatarı
betül_42
Ilk Üye
Ilk Üye
Mesajlar: 2908
Kayıt: 03 Haz 2006, 04:01
Elindeki Nakit: Kilitli
Konum: Mevlana diyarı konya

Sesimi duyan var mı? (17 Ağustos anısına)

Mesaj gönderen betül_42 » 20 Ağu 2010, 00:17

Sesimi duyan var mı?
Ne zaman, nerede başladı bu yolculuk?Anne karnında mı?

Ne zaman, kiminle ve hangi alemde başladı?

Yoksa daha Havva anamız yaratılmadan mı?

Doğarken kimler vardı yanımızda? (Annem ve annem gibi melekler),

Kimler olacak ölürken? (Bildiklerim ve bilmediğim melekler)


Ne demişler kulağımıza (Ezan), Ne söylerler ölürken (Sala)...

Ne sürdüler dilimize (Bal), Ne sürerler ölürken(Zemzem)…

Peki;Nasıl can verir insan, bir ömre son verirken…(???)

***


Insanın iç dünyasına biraz daha fazla eğildiği bu Ramazan günlerinde, daha mı fazla sorguluyoruz bu soruları acaba, yoksa 35'ini aşan Cahit Sıtkı gibi herkesin istemeden içine düştüğü sorular mı bunlar?

Nerde, nasıl, kaç yaşında ‘o’ bir namazlık saltanat?

Öyle ya saltanatımız olacak mı acep?

Bir musalla taşı bulunacak mı?

Musalla bulundu diyelim, acaba bizim bir cesedimiz olacak mı?

Öyle ya; zannediyoruz ki hepimiz yatakta öleceğiz, aynı filmlerdeki gibi…

Başucumuzda gözü yaşlı sevdiklerimiz, elinde en son kabe’den gelen zemzem.

Kurumuş dudaklara sürelecek bir pamuğun ucunda,

Bilinir ki, hararet düşürecek son nefeste o zemzem…


Beyaz işlemeli yastığımızda önce başımız düşecek yana, sonra çenemiz, gözler açık kalırken, dudaklarımızda asılı kalacak en son söylediklerimiz…


Gözlerimiz açık gidecek hep, hep onu bekleyecek son ana kadar gözler, hep ona terleyecek gözbebekleri ama bir iki dosttan başka O’nun kim olduğunu, kimseler bilmeyecek…

Gözler kapatılacak, çene bağlanacak, şişmesin diye göğsüne bir bıçak konulacak…

Öyle mi?

Bize de gelince zannediyoruz ölüm hep böyle gelecek…

Peki ya bu kadar yolda ölenler, göçük altında kalanlar, sipere zor düşenler…

Depremler, seller, afetler, boğulanlar, mezar yeri bilinmeyenler…

Havada tutunamayan, suda çırpınamayan, karada oturamayanlar ?


Demek ki, ölüm de nasıl ölüneceği de belli değil… Bizim bildiğimiz ise sadece “öleceğimiz”...

Ayrıca derdim ne içinizi karartmak, ne keyfinizi kaçırmak..

Derdim bir gerçeği hatırlatmak…

***


Nerden biliriz ki Ölümün hangisi güzel ?

Nerden biliriz ki canı teslim etmek şurada çok güzel de, şurada kötü...

Belki ölüm şekline çok üzüldüğümüz birisi çok mutlu gitti,

Belki de çok mutlu gittiğini zannettiğimiz perişan gitti…

***


Meçhule aralanan kapıyı ancak geçenler bildi.

“Her ölen pişman öldü”, her ölen yalnız gitti...

Sizler için temennim ve duam o dur ki;

Nasıl yaşarsınız bilmem ama çok güzel ölün…

11 sene önce bugün...

Saatler 03:02'yi gösterirken gidenler böyle gideceğini hiç düşünmedi ...

Ama bana öyle geliyorki hepsini diyemem ama çoğu çok mutlu gitti...


Bedirhan Gökçe
16 Ağustos 2010 22:14


Resim ResimResim
Cevapla

“Yazarlar ve Yazıları” sayfasına dön