Mevlânâ Celâledddin-i Rumi

Sanatçılar , Tarihçiler , Bilim Adamları, Siyasetçiler ve Dahası. Hayatları , Resimleri , Biyografileri.
Cevapla
Kullanıcı avatarı
sTRaLiS
Paylaşımcı Üye
Paylaşımcı Üye
Mesajlar: 3803
Kayıt: 24 Haz 2006, 18:08
Elindeki Nakit: Kilitli
Konum: SS.Çapa'dan
İletişim:

Mevlânâ Celâledddin-i Rumi

Mesaj gönderen sTRaLiS » 29 Tem 2007, 17:52

Mevlânâ Celâledddin-i Rumi Resim

Sufizmin önemli isimlerinden, Türk şair ve ilahiyatçı.
Doğumu
1207
Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehri.
Ölümü
17 Aralık 1273
Konya[/align]


Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (d. 1207 - ö. 1273), Islâm ve tasavvuf dünyasında tanınmış bir Türk şair, düşünce adamı ve Mevlevi yolunun öncüsüdür.

Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (Rumi adı, Anadolu'ya yerleşip orada yaşadığı için (o dönemde Anadolu'ya Diyarı-ı Rum deniliyordu); "Efendimiz" manasına gelen Mevlânâ ise, kendisine karşı duyulan büyük saygının belirtisi olarak verilmiştir), dönemin Islam kültür merkezlerinden Belh kentinde hocalık yapan ve Sultan-ül Ulema (Bilginler Sultanı) lakabıyla anılan Bahaeddin Veled'in oğludur. Mevlânâ, babası Bahaeddin Veled'in ölümünden bir yıl sonra, 1232 yılında Konya'ya gelen Seyyid Burhaneddin 'in manevi terbiyesi altına girmiş ve dokuz yıl O'na hizmet etmiştir.


Hayatı
Babasının ölümüne kadar olan dönem

Harzemşah hükümdarları Bahaeddin Veled'in halk üzerindeki etkisinden her zaman tedirgin olmuştu; çünkü o, insanlara son derece iyi davranır, ayrıca onlara her zaman anlayabilecekleri yorumlar getirir, derslerinde kesinlikle felsefe tartışmalarına girmezdi. Söylenceler, Bahaeddin Veled ile Harzemşah hükümdarı Alaeddin Muhammed Tökiş (ya da Tekiş) arasında geçen bir olaydan söz eder: Bahaeddin Veled bir gün dersinde, felsefeye ve felsefecilere şiddetle çatmış, onları Islam dininde var olmayan şeylere (bid'at) uğraşmakla suçlamıştı. Ünlü Islam felsefecisi Fahrettin Razi buna çok kızdı ve onu Muhammed Tökiş'e şikayet etti. Hükümdar, Razi'yi çok sayar ona özel olarak itibar ederdi. Razi'nin uyarıları ve halkın Bahaeddin Veled'e gösterdiği ilgi ve saygı bir araya gelince, kendi yerinden kuşkuya düşen Tökiş, Belh kentinin anahtarlarını ona gönderdi. Bu, benim yerime iktidarı sen kullan, anlamına gelen bir davranıştı. Söylendiğine göre bu davranışı "bir yerde iki sultan olmaz" diye karşılayan Bahaeddin Veled, hemen göç hazırlıklarına başladı, ailesini, kitaplarını, sadık müritlerini yanına alarak ülkeden ayrıldı (1212 ya da 1213).


Mevlânâ Celaleddin-i Rumî türbesiNişapur kentinde ünlü şeyh Feridüttin Attar onları karşıladı. Aralarında önemli konuşmalar geçti. Küçük Celaleddin de bu konuşmaları dinliyordu. Attar, Esrarname (Sırlar Kitabı) adlı ünlü kitabını Celaleddin'e hediye etti ve yanlarından ayrılırken küçük Celaleddin'i kastederek, yanındakilere "bir deniz bir ırmağın ardına düşmüş gidiyor" dedi. Bahaeddin Veled'e de, "umarım yakın bir gelecekte oğlunuz alem halkının gönlüne ateş verecek ve onları yakacaktır" diye bir açıklama yaptı (Mevlânâ Esrarname 'yi her zaman yanında taşımış, Mesnevi'sinde Attar'dan ve onun kıssalarından sık sık söz etmiştir).

Kafile, Bağdat'ta üç gün kaldı; sonra hac için Arabistan'a yöneldi. Hac dönüşü, Şam'dan Anadolu'ya geçti ve Erzincan, Akşehir, Larende'de (günümüzde Karaman) konakladı. Bu konaklama, yedi yıl sürdü. On sekiz yaşına gelmiş olan Celalettin, Semerkandlı Lala Şerafettin'in kızı Gevher Hatun ile evlendi. Oğulları Mehmet Bahaeddin (Sultan Veled) ile Alaeddin Mehmet, Larende'de doğdular. Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat, sonunda Bahaeddin Veled'i ve Celaleddin'i Konya'ya yerleşmeye razı etti. Onları yollarda karşıladı. Altınapa Medresesi'nde konuk etti. Başta hükümdar olmak üzere saray adamları, ordu ileri gelenleri, medreseliler ve halk, Bahaeddin Veled'e büyük bir saygıyla bağlanıyor, müridi oluyordu. Bahaeddin Veled 1231'de Konya'da öldü ve Selçuklu Sarayı'nda gül bahçesi denilen yere defnedildi. Hükümdar yas tutarak bir hafta tahtına oturmadı. Kırk gün, imarethanelerde onun için yemek dağıtıldı.Bu mesneviside böylece sona erdi.

Resim

Babasının ölümünden sonraki dönem

Babasının vasiyeti, sultanın buyruğu ve Bahaeddin'in müritlerinin ısrarlı ricaları sonucu Celaleddin babasının yerine geçti. Bir yıl süreyle dersleri, vaazları ve fetvaları o verdi. Sonra, babasının öğrencilerinden Tirmizli Seyhit Burhaneddin Muhakkik ile buluştu. Tirmizli olduğu için Tirmizi diye anılan Burhaneddin, Konya'daki bu buluşmada genç Celaleddin'i o çağda geçerli olan bütün Islam bilim dallarından sınava soktu. ve gösterdiği başarıdan sonra "bilgide eşin yok; gerçekten seçkin bir ersin. Ne var ki, baban hal ehli (gönül ve ruh adamı) idi; sen kal ehlisin (söz adamı). Kal'i bırak, onun gibi hal sahibi ol. Buna çalış, ancak o zaman onun gerçek varisi olursun, ancak o zaman Güneş gibi alemi aydınlatabilirsin" dedi (Sultan Veled (Mevlânâ'nın oğlu) ünlü Ibtidaname (Başlangıç Kitabı) adlı kitabında olayı böyle anlatır). Bu uyarıdan sonra, Celaleddin 9 yıl boyunca Burhaneddin Muhakkik Tirmizi'ye müritlik etti, seyr-ü sülük denen tarikat eğitiminden geçti. Halep ve Şam medreselerinde öğrenimini tamamladı, dönüşte Konya'da hocası Tirmizi'nin gözetiminde art arda üç kez çile çıkarttı, riyazete (her tür perhiz) başladı. Hocası artık Kayseri'ye dönmek istiyor, Celaleddin onu bırakmıyordu. Günün birinde Tirmizi, öğrencisinden habersiz yola çıktı ama yolda atı tökezleyip düşünce ayağı incindi. Dönüp Konya'ya geldi ve Celaleddin'e "neden beni bırakmıyorsun?" diye sordu. O da hocasına "neden gitmek istiyorsun?" dedi. Tirmizi bu soruya şu yanıtı verdi: "Buraya güçlü bir gönül aslanı yöneldi, sana gelecek. Ben de bir din aslanıyım. Biz birbirimizle geçinemeyiz, birbirimize ağır geliriz". Bu açıklamadan sonra Tirmizi, Kayseri'ye gitti ve 1241'de orada öldü. Celaleddin, Konya'ya yönelen o gönül aslanını bir süre bekledi. Ne var ki, hocasını unutamıyordu. Bütün kitaplarını ve ders notlarını topladı. Fihi-Ma Fih (Ne Varsa Içindedir) adlı yapıtındaki açıklamalarında sık sık hocasından alıntılar yaptı. Beş yıl boyunca medrese fıkıh ve dinbilim okuttu, vaiz ve irşatlarını sürdürdü.

Resim


Tebrizli Şems

1244'te Konya'nın ünlü Şeker Tacirleri (Şeker Furuşan) hanına baştan ayağa karalar giymiş bir gezgin indi: Adı Şemsettin Muhammed Tebrizi (Tebrizli Şems) idi. Yaygın inanca göre Ebubekir Selebaf adlı ümi bir şeyhin müridi idi. Gezici bir tüccar olduğunu söylüyordu. Sonradan Makalat (Sözler) adlı kitabında da anlattığına göre, bir aradığı vardı. Aradığını Konya'da bulacaktı, gönlü böyle diyordu. Yolculuk ve arayış bitmişti. Ders saatinin bitiminde Iplikçi Medresesin'ne doğru yola çıktı ve Mevlânâ'yı atının üstünde danişmentleriyle birlikte gelirken buldu: atın dizginlerini tutarak sordu ona: "Ey bilginler bilgini, söyle bana, Hz. Muhammed mi büyüktür, yoksa Bayezit Bistami mi?" Mevlânâ yolunu kesen bu garip yolcudan çok etkilenmiş, sorduğu sorudan ötürü şaşırmıştı: "Bu nasıl sorudur?" diye kükredi. "O ki peygamberlerin sonuncusudur; O'nun yanında Bayezit'in sözü mü olur?" Bunun üstüne Tebrizli Şems şöyle dedi: "Neden Hz. Muhammed 'kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş kez istiğfar ederim' diyor da , Bayezit 'kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, bedenimin içinde Allah'tan başka varlık yok' diyor; buna ne dersin?" Bu soruyu Mevlânâ şöyle karşıladı: "Hz. Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Bayezit ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı.; onun için böyle konuştu". Tebrizli Şems bu yorum karşısında "Allah, Allah" diye haykırarak onu kucakladı. Evet, aradığı O'ydu. Kaynaklar, bu buluşmanın olduğu yeri Merec-el Bahreyn (iki denizin buluştuğu nokta) diye adlandırdı.

Oradan, birlikte, Mevlânâ'nın seçkin müritlerinden Selahaddin Zerkub'un hücresine (medresedeki odası) gittiler ve halvet (iki kişilik kesin bir yalnızlık) oldular. Bu halvet süresi hayli uzun oldu (kaynaklar 40 gün ile 6 aydan söz eder). Süre ne olursa olsun, Mevlânâ'nın yaşamında bu sırada büyük bir değişme oldu ve yepyeni bir kişilik, yepyeni bir görünüm ortaya çıktı. Mevlânâ artık vaazlarını, derslerini, görevlerini, zorunluluklarını, kısaca her davranışı, her eylemi terk etmişti. Her gün okuduğu kitapları bir yana bırakmış, dostlarını, müritlerini aramaz olmuştu. Konya'nın hemen her kesiminde, bu yeni duruma karşı bir itiraz, bir isyan havası esiyordu. Kimdi bu gelen derviş? Ne istiyordu? Mevlânâ ile hayranları arasına nasıl girmiş, ona bütün görevlerini nasıl uutturmuştu. Şikayetler, ayıplamalar o dereceye vardı ki, bazıları Tebrizli Şems'i ölümle bile tehtid ettiler. Olaylar böyle üzücü bir görünüm kazanınca, bir gün canı çok sıkılan Tebrizli Şems, Mevlânâ'ya Kur'an'dan bir ayet okudu. Ayet, "işte bu, sen ile ben'in arasındaki ayrılıktır" anlamına geliyordu. Bu ayrılık gerçekleşti ve Tebrizli Şems bir gece habersizce Konya'yı terk etti (1245).


Istanbul, Büyükçekmece'de bulunan bir Mevlana heykelciğiTebrizli Şems'in gidişinden son derece etkilenen Mevlânâ kimseyi görmek istememiş, kimseyi kabul etmemiş, yemeden içmeden kesilmiş, sema meclislerinden, dost toplantılarından büsbütün ayağını çekmişti. Özlem ve aşk dolu gazeller söylüyor, gidebileceği her yere gönderdiği ulaklar aracılığıyla Tebrizli Şems'i aratıyordu. Müritlerin bazıları pişmanlık duyup Mevlânâ'dan özür dilerken, bazıları da Tebrizli Şems'e büsbütün kızıp kinlenmekteydiler. Sonunda onun Şam'da olduğu öğrenildi. Sultan Veled ve yirmi kadar arkadaşı Tebrizli Şems'i alıp getirmek üzere acele Şam'a gittiler. Mevlânâ'nın geri dönmesi için yanıp yakardığı gazelleri ona sundular. Tebrizli Şems, Sultan Veled'in ricalarını kırmadı. Konya'ya dönünce kısa süreli bir barış yaşandı; aleyhinde olanlar gelip özür dilediler. Ama Mevlânâ ile Tebrizli Şems gene eski düzenlerini sürdürdüler. Ancak bu durum pek fazla uzun sürmedi. Dervişler, Mevlânâ 'yı Tebrizli Şems'ten uzak tutmaya çalışıyorlardı. Halk da Mevlânâ'ya Tebrizli Şems geldikten sonra ders ve vaaz vermeyi bıraktığı, sema ve raksa başladığı, fıkıh bilginlerine özgü kıyafetini değiştirip Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi bir küllah giydiği için kızıyordu. Tebrizli Şems'e karşı birleşenler arasında bu kez Mevlânâ'nın ikinci oğlu Alaeddin Çelebi'de vardı.

Sonunda sabrı tükenen Tebrizli Şems "bu sefer öyle bir gideceğim ki, nerde olduğumu kimse bilmeyecek" deyip, 1247 yılında bir gün ortadan kayboldu (ama Eflaki onun kaybolmadığını, aralarında Mevlânâ'nın oğlu Alaeddin'in de bulunduğu bir grup tarafından öldürüldüğünü ileri sürer). Sultan Veled'in deyişine göre Mevlânâ adeta deliye dönmüştü; ama sonunda onun gene geleceğinden umudunu keserek yeniden derslerine, dostlarına, işlerine döndü.

Resim

Selahattin Zerküb

Bu dönemde Mevlânâ, Tebrizli Şems ile kendi benliğini özldeşleştirme deneyimini yaşıyordu (bu, bazı gazellerin taç beyitinde kendi adını kullanması gerekirken, Tebrizli Şems'in adını kullanmasından da anlaşılmaktadır). Aynı zamanda Mevlânâ o sırada kendine en yakın hemhal olarak (aynı hali paylaşan dost) Selahattin Zerküb'u seçmişti. Tebrizli Şems'in yokluğunu onunla gideriyor. Selahattin Zerküb, Mevlânâ'nın gözünde Şems ile özdeşleşiyordu. Selahattin, erdemli ama okuması yazması olmayan bir kuyumcuydu. Aradan kısa bir zaman geçince, bu kez müritler Tebrizli Şems yerine Selahattin'i hedef edindiler. Ne var ki bu kez Mevlânâ ve Selahattin kendilerine karşı duyulan gergin havaya pek aldırmadılar. Selahattin'in kızı Fatma Hatun ile Sultan Veled evlendirildi.

Mevlânâ ile Selahattin on yıl süreyle bir arada bulundular. Selahattin'i öldürme girişimleri oldu ve bir gün Selahattin Mevlânâ'dan "bu vücut zindanından kurtulmak için izin istediği" rivayeti yayıldı; üç gün sonra da Selahattin öldü (Aralık 1258). Selahattin'in cenazesinin ağlayarak değil, neyler ve kudümler çalınarak, sevinç ve şevk içinde kaldırılmasını vasiyet etmişti. Istediği her şey yapıldı.


Hüsamettin Çelebi Selahattin'in ölümünden sonra, yerini Hüsamettin Çelebi aldı. Hüsamettin'in babası, Konya yöresi ahilerinin reisiydi. Onun için, Hüsamettin Ahi Türk oğlu diye anılırdı. Varlıklı bir kişiydi ve Mevlânâ'ya mürit olduktan sonra bütün servetini onun müritleri için harcadı. Beraberlikleri Mevlânâ'nın ölümüne kadar on yıl sürdü. O aynı zamanda Vezir Ziyaettin tekkesinin de şeyhiydi ve böylece iki ayrı makam sahibiydi.

Islam tasavvufunun en önemli ve en büyük yapıtı olan Mesnevi-i Manevi (genellikle yalnız Mesnevi diye anılır) Hüsamettin Çelebi aracılığıyla yazılmıştır. Bir gün birlikte sohbet ederlerken Çelebi bir konudan yakındı ve "müritler", dedi, "tasavvuf yolunda bir şeyler öğrenmek için ya Hakim Senai'nin Hadika (Bahçe) adlı kitabını okuyorlar ya Attar'ın Ilahiname 'sini, Mantık-ut-Tayr ını (Kuş Dili) okuyorlar. Oysa bizim de eğitici bir kitabımız olsaydı herkes bunu okuyacak ve ilahi gerçekleri ilk elden öğrenecekti." Hüsamettin Çelebi sözünü bitirirken, Mevlânâ sarığının katları arasından bükülmüş bir kağıt uzattı genç dostuna; Mesnevi 'nin ünlü ilk 18 beyti yazılmıştı ve hoca, müridine şöyle diyordu: "Ben başladım, gerisini sen yazarsan ben söylerim."

Bu çalışma yıllar boyu sürdü. Yapıt, 25.700 beyitten oluşan 6 citlik bir bütündü. Tasavvuf öğretisini birbirinden çıkan ilgi çekici öyküler aracılığıyla anlatıyor, olayları yorumlarken tasavvuf ilkelerini açıklıyordu. Mesnevi bittiği zaman artık epeyce yaşlanmış olan Mevlânâ yorgun düşmüş, ayrıca sağlığı da bozulmuştu. 17 Aralık 1273'te de öldü (ilk eşi Gevher Hatun ölünce, Mevlânâ Konya'da ikinci kez Gera Hatun ile evlenmiş ve ondan Muzafferettin Alim Çelebi adında bir oğlu ve Fatma Melike Hatun adında bir kızı olmuştu. Mevlânâ'nın soyundan gelen Çelebiler, genellikle Sultan Veled'in oğlu Feridun Ulu Arif Çelebi'nin torunlarıdır; Melike Hatun torunlarıysa Mevleviler arasında Inas Çelebi olarak anılır.)
Resim

Felsefesi ve Eserleri
:arrowd:
BU PAYLAŞIM TAMAMLANMAMIŞTIR. EN KISA ZAMANDA TAMAMLANACAKTIR.
LÜTFEN ALTINA MESAJ YAZMAYINIZ


Resim Resimler Konusmaz Derler YALAN..O Gozler neler Anlatıyor Anlayana..Anlamak isteyene..
Resim


Vazgeçersen Kaybedersin
Kullanıcı avatarı
sTRaLiS
Paylaşımcı Üye
Paylaşımcı Üye
Mesajlar: 3803
Kayıt: 24 Haz 2006, 18:08
Elindeki Nakit: Kilitli
Konum: SS.Çapa'dan
İletişim:

Mesaj gönderen sTRaLiS » 05 Ağu 2007, 03:15

Resim
ESERLERI

MESNEVI


Mesnevî, klâsk doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Sözlük anlamıyla "Ikişer, ikişerlik" demektir. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım şekillerine Mesnevî adı verilmiştir.

Her beytin aynı vezinde fakat ayrı ayrı kafiyeli olması nedeniyle Mesnevî'de büyük bir yazma kolaylığı vardır. Bu nedenle uzun sürecek konular veya hikâyeler şiir yoluyla söylenilecekse, kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevî tarzı seçilir. Bu suretle şiir, beyit beyit sürüp gider.

Mesnevî her ne kadar klâsik doğu'şiirinin bir şiir tarzı ise de "Mesnevî" denildiği zaman akla "Mevlâna'nın Mesnevî'si"gelir. Mevlâna Mesnevî'yi Çelebi Hüsameddin'in isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi Hüsameddin Çelebi'nin söylediğine göre Mevlanâ, Mesnevî beyitlerini Meram'da gezerken,otururken, yürürken hatta semâ ederken söylermiş, Çelebi Hüsameddin de yazarmış.

Mesnevî'nin dili Farsça'dır. Halen Mevlâna Müzesi'nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunan en eski Mesnevî nüshasına göre, beyit sayısı 25618 dir.

Mesnevî'nin vezni : Fâ i lâ tün- Fâ i lâ tün - Fâ i lün'dür

Mevlâna 6 büyük cilt olan Mesnevî'sinde, tasavvufî fikir ve düşüncelerini, birbirine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır.

DIVAN-I KEBIR

Dîvân, şairlerin şiirlerini topladıkları deftere denir. Dîvân-ı Kebîr "Büyük Defter" veya "Büyük Dîvân" manasına gelir. Mevlâna'nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Dîvân-ı Kebîr'in dili de Farsça olmakla beraber, Dîvân-ı Kebîr içinde az sayıda Arapça, Türkçe ve Rumca şiir de yar almaktadır. Dîvân-ı Kebîr 21 küçük dîvân (Bahir) ile Rubâî Dîvânı'nın bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Dîvân-ı Kebîr'in beyit adedi 40.000 i aşmaktadır. Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr'deki bazı şiirlerini Şems Mahlası ile yazdığı için bu dîvâna, Dîvân-ı Şems de denilmektedir. Dîvânda yer alan şiirler vezin ve kafiyeler göz önüne alınarak düzenlenmiştir.

MEKTUBAT

Mevlâna'nın başta Selçuklu Hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerin.e nasihat için, kendisinden sorulan ve halli istenilen diıü ve ilmi konularda ise açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur. Mevlâna bu mektuplarında, edebî mektup yazma kaidelerine uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında "kulunuz, bendeniz" gibi kelimelere hiç yer vermemiştir. Hitaplarında mevki ve memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi işlere göre kendisine hangi hitap tarzı yakışıyorsa o sözlerle ve o vasıflârla hitap etmiştir.

FI HI MA FI H

Fîhi Mâ Fih "Onun içindeki içindedir" manasına gelmektedir.. Bu eser Mevlâna'nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetlerin, oğlu Sultan Veled tarafından toplanması ile meydana gelmiştir. 61 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane'ye hitaben kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da temas edilmesi yönünden, bu eser aynı zamanda tarihi bir kaynak olarak da kabul edilmektedir. Eserde cennet ve cehennem, dünya ve âhiret, mürşit ve mürîd, aşk ve semâ gibi konular işlenmiştir

MECÂLIS-I SEB'A

(Yedi Meclis) Mecâlis-i Seb'a, adından da anlaşılacağı üzere Mevlâna'nın yedi meclisi'nin, yedi vaazı'nın not edilmesinden meydana gelmiştir. Mevlâna'nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş, ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlemesi yapıldıktan sonra Mevlâna'nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Şiiri amaç değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlâna, yedi meclisinde şerh ettiği Hadis'lerin konuları bakımından tasnifi şöyledir :

1. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı.
2. Suçtan kurtuluş. Akıl yolu ile gafletten uyanış.
3. Inanç'daki kudret.
4. Tövbe edip doğru yolu bulanlar Allah'ın sevgili kulları olurlar.
5. Bilginin değeri.
6. Gaflete dalış.
7. Aklın önemi.

Bu yedi meclis'de, asıl şerh edilen hadislerle beraber, 41 Hadis daha geçmektedir. Mevlâna tarafından seçilen her Hadis içtimaidir. Mevlâna yedi meclisinde her bölüme "Hamd ü sena" ve "Münacaat" ile başlamakta, açıklanacak konuları ve tasavvufî görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevî'nin yazılışında da aynen kullanılmıştır.

BU PAYLAŞIM TAMAMLANMAMIŞTIR. EN KISA ZAMANDA TAMAMLANACAKTIR.
LÜTFEN ALTINA MESAJ YAZMAYINIZ
Resim Resimler Konusmaz Derler YALAN..O Gozler neler Anlatıyor Anlayana..Anlamak isteyene..
Resim


Vazgeçersen Kaybedersin
Kullanıcı avatarı
sTRaLiS
Paylaşımcı Üye
Paylaşımcı Üye
Mesajlar: 3803
Kayıt: 24 Haz 2006, 18:08
Elindeki Nakit: Kilitli
Konum: SS.Çapa'dan
İletişim:

Mesaj gönderen sTRaLiS » 05 Ağu 2007, 03:22

Hz. MEVLÂNA'dan ÖZLÜ SÖZLER

Kod: Tümünü seç

Sevgide güneş gibi ol, 


dostluk ve kardeşlikte 
akarsu gibi ol, 


hataları örtmede gece gibi ol,
tevazuda toprak gibi ol, 


öfkede ölü gibi ol,
her ne olursan ol, 
ya olduğun gibi görün, 


ya göründügün gibi ol.




Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. 
Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok. 






Eşekten şeker esirgenmez ama eşek 
yaratılışı bakımından otu beğenir.



Dert, insanı yokluğa götüren rahvan attır. 



Leş, bize göre rezildir ama, domuza,
köpeğe şekerdir, helvadır. 



Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül,
kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç? 



Pisler, pisliklerini yapar ama 
sular da temizlemeye çalışır.




Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür. 
Selviyi hür bir halde yücelten,
kederi de sevinç haline sokabilir. 




Nasıl olur da deniz, köpeğin agzından pislenir, 
nasıl olur da güneş üflemekle söner? 



Akıl padişahı kafesi kırdı mı, 
kuşların her biri bir yöne uçar.



Tövbe bineği, şaşılacak bir binektir. Bir solukta 
aşağılık dünyadan göğe sıçrayiverir. 



Korkunç bir kurban bayramı olan kıyamet günü, 
inananlara bayram günüdür, öküzlere ölüm günü. 



Kim daha güzelse kıskançlığı daha fazla olur. 
Kıskançlık ateşten meydana gelir. 



Dünya tuzaktır. Yemi de istek.
Istek tuzaklarından kaçının. 



Irmak suyunu tümden içmenin imkanı yok ama 
susuzluğu giderecek kadar içmemenin de imkanı yok. 



Gürzü kendine vur. Benliğini, varlığımı kır gitsin. 
Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış pamuğa benzer. 



Eşeğe, katır boncuğuyla inci birdir. Zaten o eşek,
inciyle denizin varlığından da şüphe eder. 



Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, 
dinleyenin dinlemesinden, anlamaesından ileri gelir. 



Oruç tutmak güçtür, çetindir ama 
Allah'ın kulu kendisinden uzaklaştırmasından, 
bir derde uğratmasından daha iyidir.



Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz. 
Suyu başına döksen, başı kırılmaz. 
Toprakla, suyla baş yarmak istiyorsan, 
toprağı suya karıştırıp kerpiç yapman gerek. 



Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana,
içinde inci vardır. 



Bilgi, sınırı olmayan bir denizdir. 
Bilgi dileyense denizlere dalan bir dalgıçtır. 



Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler? 




Bülbüllerin güzel sesleri beğenilir de bu yüzden kafes 
çeker onları. Ama kuzgunla baykuşu kim kor kafese? 



Meyve ekşi bile olsa, olmadıkça ona ham derler.



Her dil, gönlün perdesidir.
Perde kımıldadı mı, sırlara ulaşılır. 



Aşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşları 
olmasaydı, dünyada su da olmazdı, ateş de. 



Iki parmağının ucunu gözüne koy. Bir şey 
görebiliyor musun dünyadan? Sen göremiyorsun 
diye bu alem yok değildir.



A kardeş, keskin kılıcın üzerine atılmadasın,
tövbe ve kulluk kalkanını almadan gitme. 



O dağa bir kuş kondu, sonra da uçup gitti. 
Bak da gör, o dağda ne bir fazlalık var ne bir eksilme.



Altın ne oluyor, can ne oluyor, inci, mercan da
nedir bir sevgiye harcanmadıktan,
bir sevgiliye feda edilmedikten sonra. 



Gördün ya beni gamdan başka kimse hatırlamıyor, 
gama binlerce defa aferin. 



Nefsin, üzüm ve hurma gibi 
tatlı şeylerin sarhoşu oldukça, 
ruhunun üzüm salkımını görebilir misin ki?



Şu dünyada yüzlerce ahmak, etek dolusu altın verir de, 


şeytandan dert satın alır. 





Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. 


Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok. 





Sen diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı hiç?





Dert, insanı yokluğa götüren rahvan attır.





Ehil olmayanlara sabretmek ehil olanları parlatır.





Leş, bize göre rezildir ama, domuza, köpeğe şekerdir,helvadır.





Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. 


Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?





Pisler, pisliklerini yapar ama sular da temizlemeye çalışır.





Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür. 


Selviyi hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir.





Nasıl olur da deniz, köpeğin ağzından pislenir, 


nasıl olur da güneş üflemekle söner?





Akıl padişahı kafesi kırdı mı, kuşların her biri bir yöne uçar





Tövbe bineği, şaşılacak bir binektir. 


Bir solukta aşağılık dünyadan göğe sıçrayıverir.





O beden testisi ab-ı hayatla dopdolu, bu beden testisi ise ölüm zehiri ile.
Içindekine bakarsan padişahsın, kabına bakarsan yolu yitirdin.





Genişlik, sabırdan doğar.





Korkunç bir kurban bayramı olan kıyamet günü, 


inananlara bayram günüdür, öküzlere ölüm günü.





Kim daha güzelse kıskançlığı daha fazla olur. 


Kıskançlık ateşten meydana gelir.
[/align]
Resim Resimler Konusmaz Derler YALAN..O Gozler neler Anlatıyor Anlayana..Anlamak isteyene..
Resim


Vazgeçersen Kaybedersin
Kullanıcı avatarı
sTRaLiS
Paylaşımcı Üye
Paylaşımcı Üye
Mesajlar: 3803
Kayıt: 24 Haz 2006, 18:08
Elindeki Nakit: Kilitli
Konum: SS.Çapa'dan
İletişim:

Mesaj gönderen sTRaLiS » 05 Ağu 2007, 03:39

- MEVLEVÎLIK

1 -Kuruluşu


Ölüm gününü Hakk’la vuslat, sevgiliye kavuşma günü sayan Hz.Mevlânâ’nın bu dünyadan göçüp, sonsuzluk âlemine doğmasıyla onu tanıyanlar, fikir ve görüşlerini benimseyenler büyük acılara boğuldular. Başta oğlu Sultan Veled, Çelebi Hüsâmeddin ve diğerleri...

Hz.Mevlânâ’nın fikirleri ve yaşantısı kurumlaşmalı, yüzyıllar boyu tüm insanlığa uzanan bir el olmalıydı. Insanlığı sevgiye, hoşgörüye, iyiliğe, doğruluğa ve güzel ahlâka yani Islâm’a çağıran bir el...

ResimResim



Islâm Peygamberi, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammed’in yüzyıllar önce tüm insanlığa yaptığı çağrıyı Hz.Mevlânâ da yineliyordu.

Bâzâ! Bâzâ! Her ân çi hestî bâzâ
Ger kâfîr u gebr u bût-perestî bâzâ
In dergeh-i mâ, dergeh-i novmîdî nîst
Sad bâr eger tövbe-şikestî bâzâ

Gel!.. Ne olursan ol, yine gel...
Ister kâfir ol, ister ateşe tap, ister puta...
Ister yüz kere tevbe etmiş ol, ister yüz kere bozmuş ol tevbeni...
Bizim kapımız umutsuzluk kapısı değil, nasılsan öyle gel. [28].
Çelebi Hüsâmeddin döneminde başlayarak, Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Ârif Çelebi zamanında toplanan Mevlânâ âşıkları, Mevlevîlik Tarîkatı’nın temelini attılar ve sistemini oluşturdular. Muhtelif yerlerde tekkeler kurdular, vakıflar sağladılar, insanların gönüllerine ışık götürdüler [29].

Çok uzun bir süre geçmemesine rağmen Anadolu’nun pek çok yerinde Mevlânâ âşıkları mevlevîhânelerde toplanmaya başladılar. Oradan Arap Yarımadası’na,

Asya ve Avrupa’ya yayıldılar. Artık padişahlar da, gedâlar da aynı posta baş kesmedeydiler. Sultan III.Selîm, Sultan II.Mahmud gibi bir döneme damgasını vuran Osmanlı sultanları mevlevîhânelerde şeyhlerinin dizlerine baş koymadaydılar. Aşk, sınır tanımaksızın yüreklere ateşler yaktı, yaktı...
Resim

2 - Çile Sistemi

Mevlevîlik, mânevî bir eğitim sistemi olarak tarîkate giren nevniyâzları binbir gün süren “çile” denilen bir eğitimden geçiyordu. Çile şöyle uygulanıyordu:

Mevlevî olmaya karar veren kişi gençse, ailesinin rızâsı alınırdı. Kendisine bu yolun güçlükleri anlatılır, ısrâr eder ve kabûl olunursa “matbah” denilen eğitim bölümünde, kapıdan girince hemen sol tarafta, kapı dibinde bulunan postta üç gün oturtulurdu. Bu üç gün içinde iki diz üstünde başı eğik olarak oturan aday, orada yapılan işleri seyreder, mecbûriyet olmadıkça konuşmaz, mecbûr olmadıkça posttan kalkıp bir yere gidemezdi. Üç gün sonra huzûra çıkar, kararında durduğunu söylerse, geldiği elbiseyle on sekiz gün getir-götür işlerine bakardı. On sekiz günün sonunda ona artık mevlevîlerin özel kıyafetleri giydirilir ve çilesi başlamış olurdu.

Çile esnasında ortalığı silip süpürmek, odun getirmek, çarşıdan alış-veriş yapmak, çamaşır yıkamak gibi günlük işleri yapmaktan başka mutlaka sema’ meşk eder, mesnevî okur, kâbiliyeti varsa ney üflemek, kudüm vurmak, âyin okumak gibi mûsikî sanatı ile yahut hat, tezhîb, minyatür gibi diğer güzel sanatlarla ilgilenirdi. Bu meşklere, çilesini doldurmuş, hücre sahibi olmuş “dede” ler nezâret ederdi [30].

3 - Mevlevîlik ve Sanat

Islâm dininde mûsikî ve raksla ilgili ilk belgelere Meraga’lı Abdülkâdir’in Makâsidü’l Elhân adındaki eserinde, sema’a ise mîlâdî X.yüzyıldan itibaren bazı kaynaklarda rastlanır [31].
Resim
Mevlânâ’nın büyük bir din ve sanat bilgini olarak mûsikî hakkında yüceltici fikirleri vardı. Sofiyane vecd ve isitiğrakın, ilâhî ilham ve neşvenin kaynağı haline gelmiş olan gönlünü şiir, mûsikî ve sema’ gibi üç güzel sanatın ulviyet ve kudsiyetinde eritmişti. Bilhassa mûsikîyi bütün maddî ve fizîkî hâdiselerin üstünde tamamen ilâhî bir anlayış ve sezişle “Elest Bezmi’nin âvâzesi” diye târif etmişti. Bu yüzden mevlevihâneler, mânevî eğitim işlevlerinin yanı sıra devrin güzel sanatlar akademileri yahut konservatuarlarıydılar [32].

Mevlevîlerin zikri olan sema’, mutlaka mûsikî eşliğinde yapıldığından, mevlevîhânelerde nazarî ve amelî mûsikî eğitimi yaptırılmış, bu sebeple Türk Mûsikîsi’nin en büyük bestekârları mevlevîhânelerden yetişmişlerdir. Bu eğitimin yanı sıra edvârlar ve muhtelif nota mecmuaları tertip edilerek, eserlerin gelecek nesillere intikâli de sağlanmıştır.

Mûsikî sanatımız üzerinde Mevlevîliğin tesiri o kadar büyüktür ki, “Türk Klâsik Müziği mevlevîhânelerde gelişmiştir” denebilir.
Resim
Nefî, Neşâti, Fasih Ahmed Dede, Esrâr Dede, Nâbi, Şeyh Gâlib gibi divân edebiyatımızın büyük şairleri de mevlevîdirler [33].

Hz.Mevlânâ’nın tasavvufunda gâye aşktır. Hz.Mevlânâ, insanın sûretiyle değil, sîretiyle -yani iç âlemiyle- ilgilenmiş, rûhî olgunlaşmayı ve ahlâk kaidelerinin en yücelerine ulaşmayı hedef almıştır. Mevlevîlikte, tamamen rûhî bir tezâhür olan şiir, mûsikî, raks ve diğer güzel sanatlar insanı kötülüklerden uzaklaştırıp, ilâhî amaca yaklaştıracak araçlar olarak görülmüş, bu yüzden Mevlevîliğin önemli rükünleri hâline gelmiştir.

4 - Semâ Töreni

Mevlevîlik deyince ilk akla gelen semâ’, lügatte işitmek mânâsındadır. Terim olarak, mûsikî nağmelerin dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmektir. Hz.Mevlânâ zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen sema’, sonradan Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi zamanından başlayarak Pîr Âdil Çelebi zamanına kadar tam bir disiplin içine alınmış, sıkı bir nizâma bağlanmış; icrâsı öğrenilir ve öğretilir olmuştur [34]. Böylece XV.yüzyılda son şeklini alan Sema’ Töreni’ ne daha sonra sadece XVII.yüzyılda Nâ’t- ı Şerîf eklenmiştir [35].

Sema’, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “Insan- ı Kâmil” e doğru yönelişini ifâde eder

Sema’ Töreni, “Nâ’t-ı Şerîf’le başlar. Nâ’t-ı Şerîf kâinatın yaratılmasına vesîle olan, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammed’i öven, Hz.Mevlânâ’nın bir şiiridir. XVII.yüzyılda bestekârlarından “Itrî” adıyla tanınan Buhûrîzâde Mustafa Efendi’nin Rast makamından bestelediği bu na’t-i, na’t-hân ayakta ve sazsız okur.
Resim
Na’t’i, kudüm darbları izler. Bu Yüce Yaratıcı’nın kâinata “ol” emridir. Islâm inanışına göre Allah, insanın önce cansız bedenini yaratmış, sonra ona kendi ruhundan üfleyerek diriltmiştir. Na'’t’den sonra yapılan ney taksimi işte bu ilâhî nefesi temsîl eder [39].

Taksimden sonra peşrevin başlaması ile şeyh efendi ve semâzenler, sema’ meydanında sağdan sola doğru dârevî bir yürüyüşe başlarlar. Semâ’ meydanını üç kez dolaşmaktan ibâret olan bu yürüyüşe “Devr-i Veledî” denir [40].

Semâhânenin giriş kapısı ile tam karşıdaki kırmızı post arasında var olduğu kabul edilen bir çizgi, semâhâneyi iki yarım daireye böler. “Hatt-ı istivâ” denilen bu çizgi, mevlevîlerce kutsal sayılır ve aslâ üzerine basılmaz [41].

Devr-i Veledî esnâsında, şeyh postunun hemen önünde sema’ törenine adını veren bir olay cereyan eder; “mukâbele” yani karşılaşma...Semâ’ meydanının sağ tarafından post hizasına gelen semâzen, Hatt-ı Istivâ’ya basmadan ve posta sırt çevirmeden dönerek karşıya geçer. Böylece arkasından gelen semâzenle karşı karşıya gelir. Bir an göz göze gelen iki derviş, aynı anda öne doğru eğilerek birbirlerine baş keserler. Buna “Mukâbele” denir [42].

Postun tam karşısında Hatt-ı Istivâ’nın sema’ meydanını kestiği noktaya gelen derviş burada da baş keser ve Hatt-ı Istivâ’ya basmadan yürüyüşüne devam eder [43].
Resim
Üçüncü devrin sonunda şeyh efendinin posttaki yerini almasıyla Devr-i Veledî tamamlanır. Bu devirler, şeyh denilen mânevî terbiyecinin rehberliğinde Mutlak Hakîkat’i “Ilm-el Yakîn” olarak bilişi, “Ayn-el Yakîn” olarak görüşü, “Hakk-al Yakîn” olarak da O’na erişi sembolize eder [44].

Kudümzenbaşının Devr-i Veledî’nin bittiğini îkâz eden vuruşları ile neyzenbaşı kısa bir taksim yapar ve âyin çalınmaya başlar. Semâzenler tek tek şeyh efendiden icâzet alıp, sema’a başlarlar [45].

Sema’, her birine “selâm” adı verilen dört bölümden oluşur ve semâzenbaşı tarafından idâre edilir. Semâzenbaşı, semâzenlerin dönüşlerini kontrol ederek intizâmı temin eder [46].

I.Selâm, insanın kendi kulluğunu idrâk etmesidir.

II.Selâm, Allah’ın büyüklüğü ve kudreti karşısında hayranlık duymayı ifâde eder.

III.Selâm bu hayranlık duygusunun aşka dönüşmesidir.

IV.Selâm ise insanın yaratılıştaki vazîfesine yani kulluğa dönüşüdür. Çünkü Islâm’ da en yüce makam, kulluktur [47].

IV.Selâm’ın başlaması ile “postnişîn” yani şeyh efendi de hırkasını çıkarmadan ve kollarını açmadan sema’ a girer. Postundan sema’ meydanının ortasına kadar dönerek gelir ve yine dönerek postuna gider. Buna “Post Semâ’ı” denir.

Bu arada IV.Selâm bitmiş, Son Peşrev ve Son Yürüksemâî çalınmış, son taksim yapılmaktadır [48].

Şeyhin posttaki yerini almasıyla Son Taksim de sona erer ve Kur’an-ı Kerîm’den bir bölüm yani “Aşr-ı Şerîf” okunur. Son dualar, Allah’ın adı olan “Hû” nidâları ile son selamlaşmalarla Semâ’ Töreni sona erer. Şeyh Efendi’den sonra semâzenler ve mutrıp da şeyh postunu selâmlayıp semâhâneyi terkederler [49].

- MEVLEVÎ ÂYINLERI

1- Özellikleri


Kitabımızın asıl konusunu teşkîl eden Mevlevî Âyinleri, mevlevîhânelerde Sema’ Töreni (yani mukâbele) esnasında “mutrıb” denilen mûsikî topluluğunun çalıp söylediği, mevlevî bestekârlarca sema’a eşlik amacıyla bestelenmiş eserlere denir.

Tıpkı Sema’ Töreni gibi Mevlevî Âyini formunun da XV-XVI.yüzyıllarda kalıp halinde tespit edilip, günümüze kadar gelen son şeklini aldığı söylenebilir.

Mevlevî Âyinleri’nin önemli özelliklerinden biri farklı devirlerin ve farklı bestekârların eserlerinin bir araya getirilebilmesidir. XV veya XVI.yüzyılda bestelendiği sanılan Pencgâh Âyin-i Şerîf’in başında XIX.yüzyıl bestekârlarımızdan Neyzen Sâlih Dede’nin peşrevinin çalınması yahut bir âyinin başka bir âyinden alınan bölümlerle tamamlanması bu duruma örnek olarak gösterilebilir.

Kendilerine has husûsiyetleri aşağıda açıklanacak olan bu eserlerin ana bölümleri Hz.Mevlânâ’nın Mesnevî, Dîvân-ı Kebîr ve Rubâiyyat’ından alınmış Farsça şiirlerinden bestelenir. Ender olarak bazı mevlevî şâirlerin şiirlerine de yer verildiği görülmektedir. Bunlar arasında Sultan Veled, Ulu Ârif Çelebi, Eflâkî Dede, Şeyh Gâlip, Molla Câmî, Şeyhî, Semtî, Gâvsî Dede sayılabilir[50].

Ayrı âyinlerde aynı güftenin yer aldığı da gözlenmektedir. Ama tüm âyinlerde Eflâkî Dede’ nin,

Ey ki hezâr âferin bu nice sultân olur,
Kulu olan kişiler, hüsrev ü hâkân olur
Her ki bugün Veled’e inanûben yüz süre,
Yoksul ise bây olur, bay ise sultân olur.
dörtlüğü mutlaka üçüncü selâmda yürüksemâî usûlünden bestelenmiştir. Ayrıca yine tüm âyinlerin IV.Selâm’ında (ki çoğunlukla II.Selâm ile aynıdır) Hz.Mevlânâ’nın meşhur,

Sultân-ı menî, sultân-ı menî
Ender dil ü cân îmân-ı menî
Der men bidemî men zinde şevem
Yek cân çi şeved, sad cân-ı menî.

Sultânımsın, sultânımsın,
Gönlümdesin, cânımdasın, îmânımsın.
Içimdeysen ancak ben dirilirim,
Bir cân ne demek, sen benim yüz cânımsın.”
dörtlüğü Ağır Evfer usûlünden bestelenerek kullanılmıştır.

Tıpkı sema’ gibi Mevlevî Âyini de her birine “selâm” adı verilen dört bölümden oluşur. Başta çalınan Devr-i Kebîr usûlündeki peşrevler Türk Klâsik Müziği’ndeki Devr-i Kebîr peşrevlerden farklılık gösterir.

Mevlevî bestekârlarca Muzaaf Devr-i Kebîr adı verilen bu usûl iki Devr-i Kebîr’ in birleştirilmesinden oluşturulmuştur ve 56 zamanlıdır. Bu özellik peşrevin Sema’ Töreni kısmında anlatılan Devr-i Veledî’ye eşlik amacıyla olmasındandır. Nitekim Devr-i Kebîr usûlü, diğer usûllere göre Devr-i Veledî’ deki yürüyüşe en uygun olanıdır. Bu usûlde herhangi bir aksak bölünme olmaz. Iki Devr-i Kebîr’ in birleştirilmesinin sebebi ise daha uzun peşrevler bestelemek, böylece tekrarı azaltmak amacını güder. Çünkü âyin peşrevleri Devr-i Veledî tamamlanıncaya kadar bitince başa dönmek sûretiyle tekrar edilirler.

Devr-i Veledî’nin bitmesiyle peşrev durur. Burası peşrevin herhangi bir yeri olabilir. Bu sebeple bazı âyin peşrevlerinde karar bölümleri dahî yer almamıştır.

Mevlevî Âyinleri’nin I.Selâm’ı çoğunlukla Devr-i Revân, bazen de Ağır Düyek usûlleri ile ölçülmüştür. II. ve IV.Selâm’lar mutlaka Ağır Evfer usûlündedir. Âyinlerde bu usûle genellikle son beş zamanından girilir. Bazı âyinlerde bu iki selâm güfte ve melodi olarak birbiriyle aynı olabilmekte, bâzı âyinlerde ise melodi aynı kalırken güfte farklı olabilmektedir.

Mevlevî Âyinleri’ nin III.Selâm’ları en geniş ve sanatlı bölümleridir. Bu bölümde usûl geçkilerinin yanısıra çarpıcı makam geçkileri de görülür. III.Selâm genellikle 28 zamanlı Devr-i Kebîr usûlüyle başlar. Devr-i Kebîr yerine bazen Ağır Düyek, Frenkçin, Fahte, Çifte Düyek de kullanılmıştır.

III.Selâm’da bu ilk kısımdan sonra, aksaksemâî usûlünden bestelenmiş bir saz terennümü ile Eflâkî Dede’nin:

Ey ki hezâr âferîn bu nice sultân olur.

mısraı ile başlayan Türkçe dörtlük yürüksemâî usûlü ile bestelenir. Bunu aynı usûlden bestelenmiş saz terennümleriyle birbirine bağlanan güfteler izler, yürüksemâî hızlanarak devam eder, coştukça coşar...

Mevlevî Âyinleri’nin selâmları, Semâ’ Töreni kısmında belirttiğimiz selâmların mânâ ve tezâhürlerine uygun olarak, hatta bu duyguları oluşturacak nağmelerle

bestelenmiştir. Semâ’ Töreni’nin III.Selâm’ı Allah’ın büyüklüğü ve kudreti karşısında duyulan hayranlığın aşka dönüşmesiyle oluşan bir cezbe hâlini sembolize eder. Yani bir nevî mîrâc hâlidir. Mevlevî Âyinleri’nde de bu bölümler gittikçe yürüyen ritmlerle ve gittikçe yükselen perdelerle bestelenmiştir.

IV.Selâm ise insanın kulluğa dönüşünü ve kulluğunu idrâkini temsîl eder. Burada kullanılan Ağır Evfer usûlü ile melodi ve ritmdeki coşkunluk yerini kararlı bir huzûra bırakır.

IV.Selâm’dan sonra sazlarla icrâ edilen Düyek usûlünde bir Son Peşrev ve Son Yürüksemâî ile âyin sona erer.

Bu yapısı ile Mevlevî Âyinleri Türk Mûsikîsi’nin en büyük ve sanatlı eserleridir. Bu yüzden âyin bestelemek bestekârlıkta zirve kabûl edilir.

XV-XVI.yüzyıla ait “Beste-i Kadîm” adıyla tanınan ve bestekârları bilinmeyen Pencgâh, Hüseynî ve Dügâh Âyin-i Şerîflerden Pencgâh makamındaki âyin mevlevî bestekârlara tam bir numûne olmuştur ve tam bir bestekârlık âbidesidir. Daha sonra bestelenmiş ve bestekârı bilinen ilk âyin olan Köçek Derviş Mustafa Dede’nin Bayâtî Âyin-i Şerîf’î ise kendinden öncekileri gölgede bırakacak kadar üstün bir sanat eseridir.

Daha sonra Buhûrîzâde Mustafa Efendi (Itrî) tarafından bestelenen Segâh Âyin-i Şerîf’de Türk Mûsikîsi’nin şâheserlerindendir.

Bestekârı bilinen bu ilk âyinlerden sonra günümüze kadar tespit edebildiğimiz kadarıyla 161 âyin daha bestelenmiştir ki, üç Beste-i Kadîm ile birlikte toplamı 166’ya varır. Bu âyinler içerisinde form ve üslûba uygunluğu tartışılabilecek olanları elbette vardır. Bunlar arasında merhum Hüseyin Saadeddin Arel’ in muhtelif makamlardan bestelediği 51 âyin pek çok münekkid tarafından kıymeti hâvî bulunmamaktadır. Günümüzde bestelenen âyinlerin çoğu da eleştirilere mâruz kalmaktadır. Biz böyle bir tartışmaya girmeden tamamını listelemeyi uygun görüyoruz.
Resim Resimler Konusmaz Derler YALAN..O Gozler neler Anlatıyor Anlayana..Anlamak isteyene..
Resim


Vazgeçersen Kaybedersin
Kullanıcı avatarı
sTRaLiS
Paylaşımcı Üye
Paylaşımcı Üye
Mesajlar: 3803
Kayıt: 24 Haz 2006, 18:08
Elindeki Nakit: Kilitli
Konum: SS.Çapa'dan
İletişim:

Mesaj gönderen sTRaLiS » 05 Ağu 2007, 03:46

Resim

MEVLEVÎ ÂYINLERI

(Bestelendiği Yüzyıllara Göre)

Kod: Tümünü seç

XVII.yüzyıl öncesi  
 
1- Hüseynî Âyin-i Şerîf Beste-i Kadîm 
2- Dügâh Âyin-i Şerîf    Beste-i Kadîm 
3- Pencgâh Âyin-i Şerîf Beste-i Kadîm 

 XVII.yüzyıl 
 
4- Bayâtî Âyin-i Şerîf    Derviş Mustafa Dede (Kûçek) 
5- Segâh Âyin-i Şerîf   Buhûrîzâde Mustafa Efendi (Itrî) 
6- Çargâh Âyin-i Şerîf   Kutbü’n Nâyî Osman Dede 
7- Hicaz Âyin-i Şerîf                  Kutbü’n Nâyî Osman Dede 
8- Rast Âyin-i Şerîf      Kutbü’n Nâyî Osman Dede 
9- Uşşak Âyin-i Şerîf   Kutbü’n Nâyî Osman Dede 
10- Nühüft Âyin-i Şerîf       Eyyûbî Hüseyin Dede 
11- Nihâvend Âyin-i Şerîf    Musâhib Ahmed Ağa 
12- Hicaz Âyin-i Şerîf  Musâhib Ahmed Ağa 
13- Sabâ Âyin-i Şerîf     Musâhib Ahmed Ağa 
14- Bestenigâr Âyin-i Şerîf  Bursalı Âmâ Sâdık Efendi 
15- Irak Âyin-i Şerîf  Abdürrahîm Dede (Hâfız Şeydâ) 
16- Hicâzeyn Âyin-i Şerîf    Abdürrahîm Dede (Hâfız Şeydâ) 
17- Isfahan Âyin-i Şerîf        Abdürrahîm Dede (Hâfız Şeydâ) 

XIX.yüzyıl 
 
20- Şevkutarab Âyin-i Şerîf     Ali Nutkî Dede 
21- Sûzidilârâ Âyin-i Şerîf   Sultan III.Selîm Han 
22- Yegâh Âyin-i Şerîf      Derviş Abdülkerîm Dede 
23- Acembûselik Âyin-i Şerîf     Nâsır Abdülbâkî Dede 
24- Isfahan Âyin-i Şerîf   Nâsır Abdülbâkî Dede 
25- Hicaz Âyin-i Şerîf    Künhî Abdürrâhîm Dede 
26- Nühüft Âyin-i Şerîf  Künhî Abdürrâhîm Dede 
27- Sabâ Âyin-i Şerîf   Hammâmîzâde Ismâîl Dede 
28- Nevâ Âyin-i Şerîf  Hammâmîzâde Ismâîl Dede 
29- Bestenigâr Âyin-i Şerîf      Hammâmîzâde Ismâîl Dede 
30- Sabâbûselik Âyin-i Şerîf    Hammâmîzâde Ismâîl Dede 
31- Hüzzam Âyin-i Şerîf                 Hammâmîzâde Ismâîl Dede 
32- Isfahan Âyin-i Şerîf      Hammâmîzâde Ismâîl Dede 
33- Ferahfezâ Âyin-i Şerîf  Hammâmîzâde Ismâîl Dede 
34- Şedaraban Âyin-i Şerîf         Mustafa Nakşî Dede 
35- Sûzinâk Âyin-i Şerîf    Hâşim Bey 
36- Şehnâz Âyin-i Şerîf      Hâşim Bey 
37- Sûzidil Âyin-i Şerîf                   Nesîb Dede 
38- Sûzinâk Âyin-i Şerîf    Dellâlzâde Ismâîl Efendi 
39- Isfahan Âyin-i Şerîf  Ismet Ağa 
40- Müstear Âyin-i Şerîf                          Ismet Ağa 
41- Rahatfezâ Âyin-i Şerîf    Ismet Ağa 
42- Mâhur Âyin-i Şerîf  Ârif Hikmetî Dede 
43- Hicazkâr Âyin-i Şerîf                   Manisalı Câzim Dede 
44- Yegâh Âyin-i Şerîf      Tanbûrî Kâmil Dede 
45- Sûzinak Âyin-i Şerîf  Selânikli Derviş Necib Dede 
46- Neveser Âyin-i Şerîf                                Rifat Bey 
47- Ferahnâk Âyin-i Şerîf    Rifat Bey 
48- Şedaraban Âyin-i Şerîf  Neyzen Sâlih Dede 
49- Yegâh Âyin-i Şerîf                               Hacı Fâik Bey 
50- Sûzinâk Âyin-i Şerîf    Hacı Fâik Bey 
51- Hüseyniaşîran Âyin-i Şerîf   Ali Aşkî Efendi 
52- Sûzidil Âyin-i Şerîf                                     M.Zekâî Dede 
53- Mâye Âyin-i Şerîf  M.Zekâî Dede 
54- Isfahan Âyin-i Şerîf     M.Zekâî Dede 
55- Sûzinak Âyin-i Şerîf   M.Zekâî Dede 
56- Sabâzemzeme Âyin-i Şerîf      M.Zekâî Dede 
57- Nühüft Âyin-i Şerîf  Bursalı Osman Dede 

  
   XX.yüzyıl 
 
58- Rahatülervah Âyin-i Şerîf     Ahmed Hüsâmeddin Dede 
59- Dügâh Âyin-i Şerîf  Mehmed Celâleddin Dede 
60- Bûselik Âyin-i Şerîf                                       Bolâhenk Nûri Bey 
61- Karcığar Âyin-i Şerîf      Bolâhenk Nûri Bey 
62- Acemaşîran Âyin-i Şerîf    Hüseyin Fahreddin Dede 
63- Hüseynî Âyin-i Şerîf      Musullu Hâfız Osman Efendi 
64- Yegâh Âyin-i Şerîf   Rauf Yektâ Bey 
65- Sultâniyegâh Âyin-i Şerîf    Kâzım Uz 
66- Bûselikaşîran Âyin-i Şerîf  Ahmed Avni Konuk 
67- Dilkeşîde Âyin-i Şerîf   Ahmed Avni Konuk 
68- Rûy-i Irak Âyin-i Şerîf  Ahmed Avni Konuk 
69- Bayâtîbûselik Âyin-i Şerîf     Zekâîzâde Hâfız Ahmed Irsoy 
70- Müstear Âyin-i Şerîf  Zekâîzâde Hâfız Ahmed Irsoy 
71- Karcığar Âyin-i Şerîf               Râkım Elkutlu 
72- Kürdîlihicazkâr Âyin-i Şerîf    Halepli Şeyh Ali Dede 
73- Acemaşîran Âyin-i Şerîf I   Hüseyin Saadettin Arel 
74- Acemaşîran Âyin-i Şerîf II                            Hüseyin Saadettin Arel 
75- Acemkürdî Âyin-i Şerîf  I   Hüseyin Saadettin Arel 
76- Acemkürdî Âyin-i Şerîf II  Hüseyin Saadettin Arel 
77- Aşkefzâ Âyin-i Şerîf     Hüseyin Saadettin Arel 
78- Besteısfahan Âyin-i Şerîf   Hüseyin Saadettin Arel 
79- Bestenigâr Âyin-i Şerîf I     Hüseyin Saadettin Arel 
80- Bestenigâr Âyin-i Şerîf II   Hüseyin Saadettin Arel 
81- Bayâtî Âyin-i Şerîf  Hüseyin Saadettin Arel 
82- Bûselik Âyin-i Şerîf                            Hüseyin Saadettin Arel 
83- Dilkeşhâverân Âyin-i Şerîf  Hüseyin Saadettin Arel 
84- Eviç Âyin-i Şerîf     Hüseyin Saadettin Arel 
85- Evcârâ Âyin-i Şerîf  Hüseyin Saadettin Arel 
86- Ferahfezâ Âyin-i Şerîf  Hüseyin Saadettin Arel 
87- Ferahnâk Âyin-i Şerîf  Hüseyin Saadettin Arel 
88- Ferahnümâ Âyin-i Şerîf I    Hüseyin Saadettin Arel 
89- Ferahnümâ Âyin-i Şerîf II   Hüseyin Saadettin Arel 
90- Heftgâh Âyin-i Şerîf                             Hüseyin Saadettin Arel 
91- Hicaz Âyin-i Şerîf  Hüseyin Saadettin Arel 
92- Hicazkâr Âyin-i Şerîf  Hüseyin Saadettin Arel 
93- Hüseynî Âyin-i Şerîf    Hüseyin Saadettin Arel 
94- Hüzzam Âyin-i Şerîf    Hüseyin Saadettin Arel 
95- Isfahan Âyin-i Şerîf     Hüseyin Saadettin Arel 
96- Karcığar Âyin-i Şerîf   Hüseyin Saadettin Arel 
97- Kürdîlihicazkâr Âyin-i Şerîf   Hüseyin Saadettin Arel 
98- Lâlegül Âyin-i Şerîf                                    Hüseyin Saadettin Arel 
99- Mâhur Âyin-i Şerîf  Hüseyin Saadettin Arel 
100- Müstear Âyin-i Şerîf     Hüseyin Saadettin Arel 
101- Nevâ Âyin-i Şerîf   Hüseyin Saadettin Arel 
102- Neveser Âyin-i Şerîf    Hüseyin Saadettin Arel 
103- Nihâvend Âyin-i Şerîf         Hüseyin Saadettin Arel 
104- Nikriz Âyin-i Şerîf  Hüseyin Saadettin Arel 
105- Nişâbur Âyin-i Şerîf    Hüseyin Saadettin Arel 
106- Nişâburek Âyin-i Şerîf                               Hüseyin Saadettin Arel 
107- Nühüft Âyin-i Şerîf      Hüseyin Saadettin Arel 
108- Rahatfezâ Âyin-i Şerîf     Hüseyin Saadettin Arel 
109- Rahatülervah Âyin-i Şerîf  Hüseyin Saadettin Arel   
110- Rast Âyin-i Şerîf    Hüseyin Saadettin Arel 
111- Sabâ Âyin-i Şerîf                 Hüseyin Saadettin Arel 
112- Segâh Âyin-i Şerîf  Hüseyin Saadettin Arel 
113- Sultânîyegâh Âyin-i Şerîf  Hüseyin Saadettin Arel 
114- Sûzidil Âyin-i Şerîf                                       Hüseyin Saadettin Arel 
115- Sûzinâk Âyin-i Şerîf    Hüseyin Saadettin Arel 
116- Şederaban Âyin-i Şerîf      Hüseyin Saadettin Arel 
117- Şehnâz Âyin-i Şerîf    Hüseyin Saadettin Arel 
118- Şerefnümâ Âyin-i Şerîf     Hüseyin Saadettin Arel 
119- Şevkefzâ Âyin-i Şerîf         Hüseyin Saadettin Arel 
120- Tâhir Âyin-i Şerîf   Hüseyin Saadettin Arel   
121- Uşşak Âyin-i Şerîf     Hüseyin Saadettin Arel 
122- Uzzâl Âyin-i Şerîf                                      Hüseyin Saadettin Arel 
123- Yegâh Âyin-i Şerîf      Hüseyin Saadettin Arel 
124- Rast Âyin-i Şerîf    Refik Fersan 
125- Selmek Âyin-i Şerîf      Refik Fersan 
126- Şevkefzâ Âyin-i Şerîf  Halil Can 
127- Hisarbûselik Âyin-i Şerîf             Saadeddin Heper   
128- Nikriz Âyin-i Şerîf  Hâfız Kemâl Batanay 
129-Bayâtîaraban Âyin-i Şerîf   Cinuçen Tanrıkorur 
130-Evcârâ Âyin-i Şerif                                        Cinuçen Tanrıkorur 
131-Zâvilaşîran Âyin-i Şerîf  Cinuçen Tanrıkorur 
132-Nişâbûrek Âyin-i Şerîf    Cinuçen Tanrıkorur 
133-Ferahnâkaşîrân Âyin-i Şerîf   Doğan Ergin 
134-   ?     Bedri Noyan [51] 
135- Nihâvend Âyin-i Şerîf           Kemâl Tezergil 
136- Neveser Âyin-i Şerîf    A Necdet Tanlak 
137- Tâhir Âyin-i Şerîf  A Necdet Tanlak 
138- Eviç Âyin-i Şerîf                            A Necdet Tanlak 
139- Acem Âyin-i Şerîf   Alâeddin Yavaşça 
140- Mâhur Âyin-i Şerîf  Irfan Doğrusöz 
141- Muhayyersünbüle Âyin-i Şerîf  Irfan Doğrusöz   
142- Segâh Âyin-i Şerîf      Irfan Doğrusöz 
143- Nişâbur Âyin-i Şerîf  Cüneyd Kosal 
144- Nevâ Âyin-i Şerîf      Ali Rıza Avni Tınaz 
145- Sâzkâr Âyin-i Şerîf     Sâdun Aksüt 
146- Hisar Âyin-i Şerîf  Fırat Kızıltuğ 
147- Muhayyersünbüle Âyin-i Şerîf     Bekir Sıdkı Sezgin 
148- Eviç Âyin-i Şerîf    Erol Sayan 
149- Ferahfezâ Âyin-i Şerîf    M.Okyay Yiğitbaş 
150- Şevkutarab Âyin-i Şerîf  M.Okyay Yiğitbaş 
151- Bayâtî Âyin-i Şerîf      M.Okyay Yiğitbaş 
152- Hüzzam Âyin-i Şerîf                M.Okyay Yiğitbaş 
153- Şehnâz Âyin-i Şerîf  Mutlu Torun 
154- Acemkürdî Âyin-i Şerîf    Zeki Atkoşar 
155- Sazkâr Âyin-i Şerîf                                Zeki Atkoşar 
156- Mâhur Âyin-i Şerîf     Zeki Atkoşar 
157- Uşşak Âyin-i Şerîf  Fâtih Salgar 
158- Vecdidil Âyin-i Şerîf  Gürsel Koçak 
159- Şehnâz Âyin-i Şerîf      Hasan Esen 
160-?     Ismet Doğru [51] 
Bestekârları yaşayan Âyin-i Şerîfler

Bestekârı Bilinmeyen Diğer Âyin-i Şerîf’ler (Üç Beste-i Kadîm’den Başka)

Kod: Tümünü seç

161- Muhayyer Âyin-i Şerîf               
162- Canfezâ Âyin-i Şerîf    
163- Baba Tâhir Âyin-i Şerîf      
164- Eviç Âyin-i Şerîf     
165- Bûselik Âyin-i Şerîf                               
166- Nevrûz Âyin-i Şerîf  
[/align]
Resim Resimler Konusmaz Derler YALAN..O Gozler neler Anlatıyor Anlayana..Anlamak isteyene..
Resim


Vazgeçersen Kaybedersin
Cevapla

“Kim Kimdir” sayfasına dön