Altının mistik özeliklerine ilişkin inançlar, eski uygarlıkların kültüründe önemli bir yere sahipti. Örneğin İnkalar, altının "Güneş'in teri" olduğunu düşünüyorlardı ve altından yaptıkları değerli nesneleri güneş tanrısına armağan ediyorlardı. Eski Mısırlılar, altının tahrip olmayan gücüne hayrandılar. Bunun için, başka bir hayata doğru yolculuğa çıktıklarına inandıkları ölülerini, altın kaplama sarkofajlarla koruma altına alıyorlardı.
Her dokunduğu nesneyi altına çeviren Midas'tan, altın yumurtlayan tavuğa, tüm çocukluğumuz altın üzerine kurulu öykülerin bombardımanıyla geçti. Kuşkusuz bunların çoğu bir efsane... Ama, aralarında gerçek payı olanların sayısı da az değil. Örneğin, Yunan mitolojisine göre tanrı Dionysos, Frigya kralı Midas'a dokunduğu her şeyi (buna ayaklarıyla dokunduğu şeyler de dahildi), altına dönüştürme gücü vermişti. Bugün bilimsel çalışmalar bu efsaneyi açıklayabiliyor. Midas'ın kralığının hayat kaynağı, bölgedeki Sardes Nehri'ydi. Bu su yatağının Antikçağ'da altın madeniyle dolu zengin alüvyonlar içerdiği artık biliniyor. Kuşkusuz, Kral Midas bu nehirde dolaşırken ayaklarının dibindeki altın tortuları ortalığı parıldatıyordu.
Altın konusundaki mitolojik öyküler Midas'la sınırlı değil. 17 Şubat 1923 tarihinde arkeolog Howard Carter, M.Ö. 1343'te ölen Tutankhamon'un mezarını ortaya çıkardığında, buradaki altın miktarı hayal tacirlerini yeniden hareketlendirdi. Bir efsaneye göre, tanrı Osiris, tanrı Anubis'in yardımıyla yeryüzündeki bütün altını ele geçirdi ve bunu Birinci Hanedan'ın firavunlarına verdi. Ama bugün Eski Mısır'ın altın zenginliğinin, özellikle Nübye bölgesindeki madenlerden geldiğini biliyoruz. Bunu kuşkusuz firavunlar da biliyordu. Çünkü "Nub", Mısır hiyeroglif dilinde altın anlamına geliyordu. Ancak o tarihte kimse Nübye'den bahsetmiyor, herkes efsanevi "Punt" diyarından söz ediyordu.
Bir başka efsanevi altın diyarı ise, Eski Ahid'de adı geçen "Ofir" idi. Oradan getirttiği altınlarla, Yahudi kralı Süleyman, Kudüs'teki ünlü Süleyman Tapınağı'nı inşa ettirmişti.Geçen yüzyılın sonlarında Alman arkeolog Heinrich Schliemann, Miken ve Troya altınlarını gün ışığına çıkarınca, dikkatler bu kez de eski bir Yunan efsanesine çevrildi. Acaba büyük ve tehlikeli bir deniz seferine çıkan Argonotlar, dev yaratıklar Kikloplar'la mücadelelerinde galip çıkıp, o ünlü "Altın Vadi"'yi bulmuşlar mıydı? Günümüzde, bu altınların Balkanlar'da ve Kırım bölgesinde yaşayan barbar halkların yağmalanmasından geldiği kanıtlandı. Çünkü, M.Ö. 4000 yılına ait bazı Yunan metinlerinde, Yunanlılar'ın barbar komşu kavimlerin altınından haberdar oldukları açıkça belirtiliyor.
1800'lerde, Silezya bölgesinde bir başka efsane yayılmıştı. Şeytan, bölgede bir yeraltı krallığı kurmuştu ve buraya giren insanlar büyük acılarla ölüyordu. Aslında olay, tüm madencilerin çok yakından bildiği, grizu gazının etkisinden başka bir şey değildi.
Altın konusundaki en büyük Ortaçağ efsanesi ise, Fafter adlı bir ejderhanın el koyduğu Ren Nehri'nin altınlarıydı. Bu efsanenin gerçeği ise şuydu: Söz konusu altın, Alp Dağları'ndaki madenlerden çıkarılıyordu. Onu ilk keşfeden filozof ve teolog Albert Mago idi. 1342 yılında Salzburg başpiskoposu, bu madenlerin işletilmesini ve çıkan altının küçük teknelerle Ren Nehri boyunca taşınmasını emretmişti. Daha sonra, Latin Amerika'dan getirilen altın daha ucuza geldiği için bu yol terk edilmişti. Yani, altınlara el koyan dev ejderhanın adı, ekonomik rekabet idi.
Umarım altının tarihteki yerini ve efsanelere konu olan geçmişini bir nebze paylaşabilmişimdir
(Eğer Bu Bilginin Eksik Kaldığını Düşünüyorsanız Mesajın Orjinali İçin Tıklayınız... )
[Bu Konuya Yorum Yapın] [Paylaşımcıya Teşekkür Edin] Bu Bilgiyi Yazdırın!!!
|